11 Kasım 2009 Çarşamba

İki kere sevmek III

1 İçi puç düşlerimin!..

Kapalı parantezler arasına sıkıştırdığım kendimden, ne çok sen taşırmışım meğer! Bir dehlizin ortasına düşmüş gibi, paydama bu kadar girebilmen şaşırttı beni. Kesişme noktalarımıza, bu kadar çok virgül sıralanması da aynı etkiyi yaratmadı değil. Bu kadar birleşip -ellerinden uzak bir birleşmeydi bu!- birbirimizin sırtını eşelemek, nasıl bir oyundu aramızda. Belki oyun değildi, aramızda da!

“ Üzeri açılmış öz yaram oldun, hala da öylesin, gittikçe açılan, derinleşen!..”

Şimdi karşımda durmanın manası, neler anımsatmıyor ki bende. Bir intiharı, ölümü, acıyı; ölmeyi bile beceremeyen bir insanın çaresizliği, bir cüzamlının kendisinden kaçması gibi tiksinçliğimi!.. yalan söylemeyeceğim sana. Ölümün rengini görebilecek kadar, yaklaşmadım ona. Bana sensizliğin ve yolculuğa yalnızlığın, nasıl bir çıkmak olduğunu gösterdi sadece. Hiçbir hazırlık yapmadan çıktığım çırılçıplak bir yolculuktu bu. Oysa giyiniktim derin uykuya varmadan. Bu gidişte çoğalmanın boşalttığı yalnızlık vardı. Sesin kulaklarımda uzun bir yürüyüş, uğultulu bir sancı!.. senle kalabalıklaşan vücudum, sensiz, illa da senle. Böyle bir şeydi seni, kendimi, her şeyi, terk etmek isteyişim.
Şimdi karşıma çıkmışsın yürüyelim, diyorsun “bıraktığımız yerden.” Hiç başlanmamış bir şeye iki kere başlanılır mı?

“ Dur lütfen! Konuşma.”

Yıllarca hep konuştun. Bense suskunluğumu kalabalıklaştırdım; sen, beni kaybettin. Oysa sana sahip olmak gibi bir derdim vardı. Aslında sahiplikten öte, yanında olmanın savaşıydı, seninle var olabilmekti!.. Belki hiçbir dilek ağacına çaput bağlamadım; ama en az bağlayanlar kadar, ihtiraslarımın kurbanıydım ben. Özellikle de senin.

2 “ Yazılmadan, yaşanabilir her şey.”

Seni uzun müddet yazmadım. İçimde biriken bunca haykırışlarıma; içimde tüneyen bunca düşüncelerime rağmen, -belki de maviyi umut ettiğimdendi- bir bekleyişi uzattım. Sana uzanan bu mavi yolculukta, ortasından biçilen kısa çizgilerim, uzadıkça uzadı; sonra sonu görünmez bir şerit oldu; hayallerimde başımı omzuna bırakıp, otobüsün en önünde, önümüzde yol alan,odaklaştığımız çizgiler gibi… Aynı yere kilitleniyorduk hep, kısa çizgilere. Çünkü kaderimiz gibi görünmüştü bana seninle bakıştığımız bu kısa çizgiler. O çizgilerin toplamı bizi verecekti, gittiğimiz yerde kabullenilecektik.

Şimdi sakın aklına yanlış bir düşünce gelmesin. Sana gönderdiğim mektuplarda seni yazdığımı sanma. Ben ne zaman en uygun sözcüğü bulacağım, o zaman seni yazacağım; yada buluncaya dek, seni, kalemin ucunda çizip çizip bozacağım. Belki de hiç başlanılamayan kalacaksın!


3 Egemenliğinin neresindeydim ben?

“ Öyle bir yere koy ki beni, sana ışıltılar saçayım, umudumuz çoğalsın.” Geceydi, biz birbirimize akıyorduk; sana az önceki sözlerimi fısıldıyordum. Daha çok şey fısıldamıştım. Biliyorum, hatırlamıyorsundur. Bunu hep yapıyorsun. Ama ben yine de hatırlatacağım sana. Bir kadın yanım vardı, yaratıcılığım. Senin gıcık olduğun bir şeydi bu, çokça hissediyordum bunu. Çokça da hissettiriyordun. Hani her şeyden vazgeçmiştim ya, egemenlik alanına girmiştim, gönüllü. Ana Tanrıça Kybele’nin, tahtını Zeus’a bırakması, vardı. İşte öylece her şeyimi bırakmıştım o gece. Kollarında öyle mutlu, öyle gönüllü, çekici, turkuvaz mavisi bir kadındım işte. Ben senin mavini niye boyayamadım?

Yüzündeki anlamı sil lütfen, pişman suratlar beni yorgun düşürüyor. Faydası ikimize de yasak bunun, tabi kalmışsa ortada bir yarar. Sen gelmeden önce, yani az önce, karşımda boşluğun dururken, rüzgarın titrediğini hissettim. İçimde bir sen, üşüyorduk evin içinde. İçimde büyüyen yalnızlığım daha da çoğalttı kendisini. Oysa iki kişilik bir çoğul, tek kişilik bir yalnızlıktık! Büyük utkumdun, çokça emek vermeyi kabul ettiğim, edeceğim, mutlu sonucumdun, zaferimdin!

Gidişinle bir dili öldürdün sen. İçimde büyüttüğüm bir dili: seni, onu, bizi. Netice de hayat, bir dili yaşamaktı. Bir kere küstü mü, sürçmesi bitmiyordu. Yavaşlı’nın dediği gibi – seninle birlikte okumak isterdim kitapları, bu da yolculuğun bir diğer çeşidiydi.-

“ Oysa ben, birbirimize bir ülke olduğumuzu sanıyordum.”
Bir ülke olamadık birbirimize, kalacak bir dil, bırakmadık.

Bırak, çizgilerin beni bulmasın. İki çizgi, bir adam edemedik. Matematiksel bir çıkarsama benimkisi, bir doğrunun asla birleşemeyen, ayrı iki uç noktası gibiyiz; tersi yöne akan, birleşme umudu olmayan…
Aşk insancıldır; ölüsü, insanlığımızı kaçırtan. Sen gidişinle tükettin her şeyi.

Trajik bir oluş, olduk. Mevsiminden önce tükettik her şeyi. Bir baktık, baharımız puslanmış. Griliğe çalan bir çamur yığını olduk, kardan.

Diyorsun:

“Vücudumuzda biriken ne varsa boşaltalım birbirimize; karışalım, daha çok benzeşelim... Ben senin kadınlığına tapayım; sen erkekliğime... Hatta ortada hiçbir şahıs eki kalmasın; çoğul yada tekil. Öyle yok olalım birbirimizde.”

Oysa az önce çocuk istiyordun, rahmimde koşan yeni bir ırktan, bahsediyordun. Her tarafı mavi; vücudu, hayalleri, düşleri turkuvaz mavisi. Kendi yok oluşumuzda bu kadar maviyi kime bırakacağız, hiç düşündün mü?

Şimdi karşımda duruyorsun; esmer yüzünü inançla savuruyorsun suskunluğuma.
Ah, bir bilsen, az önce sana söylediklerimi! Oysa yine her zamanki gibi sen, konuşuyorsun. Bense kalabalıklaşıyorum, çoğalıyorum karşında. Sana bakarken, Aram’ın dedikleri geliyor aklıma. “ Hayat, bazen sarışın bir inattır.” ben yalanlıyorum onu:

Hayat, her zaman esmer bir haykırıştır! Ülken, olmanı kabul ediyorum.

Beni duyuyor musun?



Berfin Bahar dergisi / Ağustos 2009

Canan Al( Nehir Amara)