İçimdeki putları devirmeye gel şair
Erteledim hazan düşmüş aşklarımı
Aylar, garip bir göçmen kıyısında
Takılmış çığlıklarına
Çocukluğum, babamın alnının çatışı
Unutulmuş bir ergenin şaşkın bakışlarında
Dünya büyük mü büyük
Gel şair
Salgın gibi gir koynuma
Talihsiz, çaresiz bir mısra
Dök, rengini kaybetmiş dudaklarıma
Gel şair
Aşk iyileştirir mi yoksa bitirir mi
Düşünmeden, kıyamet gibi
Üst üste yığıl sarhoşluğuma
Berfin Bahar dergisi Eylül sayısı 2011
Canan Al(Nehir Amara)
22 Eylül 2011 Perşembe
Yaşa Fenerbahçe
Bizim Bahri, iyi çocuk. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun. Yani aynı okul mezunuyuz. Yalnız o, benim bir üst devrem. Tanışıklığımız öncesine dayanır, lise çağına. Aynı mahalleden arkadaşız anlayacağınız. Bahri’nin ilginç fikirleri vardır. Kafası mükemmel çalışır adamın, her konuda. Eğer bu kafayı ticarete yatırsa aç kalmaz. Büyük bir tüccar çıkar kendisinden. Amma velakin o paraya önem vermediğinden çoğu kez beş parasızdır. Sürekli bir işi de yoktur çok fazla siyaset yapmaktan. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar hesabı, kovarlar Bahriyi de. Böyle siyasi kafalar, neme lazım iş açar işverenin başına.
Aramızda birkaç arkadaş toplaşır ortaya dökeriz paramızı. Her ay bütçemizden bizim Bahri’nin cebine para girer böylelikle. Bir daha ki işten kovulup yeni bir iş buluncaya kadar idare eder bu, onu bir süre. Biz mi, canım biz Bahri kadar yürekli ve açık sözlü olmadığımızdan dikiş tutturmuşuz işimizde. Ne yapalım susuyoruz. Bahri gibi veryansın mı, edelim?
Bahri, rakıyı çok sever, su katmaz içine rakının, limon sıkar. Kimden duymuşsa artık, limon etkisini azaltıyormuş alkolün. Sarhoş etmiyormuş zil zurna. Oysa hep o kalkar masadan zil zurna. Bir de Fenerbahçe maçlarına gitmeyi sever. Kapitalizmi sevmez ama Fenerbahçe’yi sever bahri. Bu da onun kapitalizme tek yenilgisi. O, öyle der, hep.
Bugün dört arkadaş buluşacağız: Bahri, Ben, Necati ve Deniz. Kordon Boyu’nda denize nazır, keyif yapacağız bugün. Tabi kuruş ödettirmeyeceğiz Bahri’ye. Belki bizim yapamadıklarımızı yaptığı, düşündüklerimizi dile getirdiği için gıptayla bakıyoruz ona. Bu nedenle bir dediğini iki etmiyoruz. Bahri sever martıları. Martılara da simit atarız belki.
Güneş henüz batmamıştı. Vardım Alsancak’a, deniz kıyısına yakın bir masaya oturdum. Bizimkiler gelmeden kuruldu sofra. Rakımız, salatamız ve çipuralarımız…
Çipuralar gelmişti ki bizimkiler damladı. Gün yavaş yavaş batıyordu. Koyu mavi gökyüzünü bir kızıllık kaplamıştı. Dağların doruklarında kızıllıklar oynaşıp duruyordu. Herkes bu kızıllığa dalmıştı, Bahri dışında. Biz martıların ve güneşin yavaş yavaş yok oluşunu izlemeye koyulmuşken Bahri, rakısına limon sıkmaya başlamıştı bile. Normalde olsa, o da uzun uzun bu tabloyu izlemeye koyulurdu. Lakin bugün bir tuhaflık vardı onda. Yüzü düşünceliydi, kaşlarını çatmıştı. Alnında uzanan yatay bir çizgi bugün daha belirginleşmişti.
“ Hayırdır, erkencisin bugün.”
Benim konuşmamla herkesin ilgisi masaya yöneldi. Herkes Bahri’ye bakıyordu. Necati Daldı lafa:
“ Yoksa yine mi kovdular lan.” Necati büyük gazetelerden birinde iş bulmuştu İstanbul’da. Asgari ücrete çalışıyordu orda. İki yıl sonra ücretini artırıp İzmir’e yolladılar, yani yanımıza. İyi de olmuştu doğrusu. Üstelik burada maaşıyla daha iyi geçiniyordu. Oysa İstanbul’da bu parayla geçinemiyordu; bu nedenle ek iş yapıyordu. Necati’nin bu çıkışına ters ters baktı Bahri; lakin bir şey demedi. Necati de demedi. Hatta hiç birimiz demedik. Suskunluğu tercih etmiştik. Nasıl olsa az sonra Bahri yumurtlayacaktı. Hele içsindi rakısını. Bu sefer ki çupralar geçen yediğimizden daha lezzetliydi sanki. Ya da bana öyle geldi. Ben çupradan bir parça koparıp attım ağzıma. Sonra da limon sıkılmış rokadan yedim ve üzerine rakımı içtim. Diğerleri de benim gibi iştahlı yiyordu. Hele Deniz, öyle bir iştahla yiyordu ki. Bir yandan yiyor, bir yandan konuşuyordu: “ Uzun zaman oldu yemeyeli be!” Hakkı vardı doğrusu. Geçen buluşmamızda o yoktu yanımızda. Deniz, Necati’nin abisi. Ondan üç yaş büyük. Kendisi kardiyolog. İçimizde en iyi kazanan da o. Bu da demektir ki parayı o, ödeyecek. Bahri pek isteksiz yiyor. Çupradan çok rakı ile ilgileniyor. Üçüncü bardak bitti. Sarhoş olacak birazdan. Az sonra bahri kafasını gömdüğü masadan kaldırdı. Hepimizi tek tek süzdükten sonra konuşmaya başladı. Onun konuşurken ki tavrı üniversite günlerini aklıma getirdi. Boykot zamanları Bahri, aynı bu şekil hepimizi süzdükten sonra “ Arkadaşlar!” diye seslenir ve büyük bir heyecanla ne yapılması gerektiğini anlatmaya koyulurdu.
“ Arkadaşlar!” dedi yeniden. “ Bir fikir geldi aklıma. Ben artık bu ülkenin vatandaşı olmak istemiyorum.”
Hepimiz şaşkın şaşkın ona baktık: “ Niye lan?” dedi Necati. “Avrupa’ya mülteci olarak mı sığıncan yoksa?” Deniz bizden yaşça büyük olduğundan sakin bir ses tonuyla konuştu. “ Peki ne yapmayı düşünüyorsun çocuğum? Hangi ülke seni alacak, bunları düşündün mü?”
Bahri gülüyordu; biraz içkinin tesirinden, biraz sinirden. Çok iyi tanıyordum onu. Bu gülüşler mutluluk gülücükleri değildi. Gülmesi bittikten sonra yeniden dik dik baktı hepimize.
“ Eşitlik, kardeşlik…” Necati kesti lafını: “ Yavrucuğum onlar çoktan keşfedildi. Fransız devrimini unuttun galiba! Bize yeni şeyler söyle.” Sözünün kesilmesiyle çileden çıkmıştı Bahri: “Oto kimlik.” Dedi. Anlamamıştık. Hepimiz şaşkınca ona bakıyor ve ayrıntılı bir açıklama yapmasını bekliyorduk. Bahri daha ayrıntılı açıklamalara girişti.
“ Oto kimlik, yani Evrensel Kimlik. Otonun anlamı nedir arkadaşlar, soruyorum size? Kendi kendini idare etmek, kendi kendine yetmek. O nedenle de kendi kendine yeten bir insanın bir devlete bağlanmasına gerek yoktur. Kendine yeten tüm insanlara oto kimlik adı altında yeni bir kimlik düzenlenmeli. Namı diğer adıyla Evrensel kimlik. Ben bu kimlikle istediğim tüm ülkelere giriş yapabileyim. Sınırlar kalksın. Ben, sırf bu ülkede doğdum diye kimsenin beni dünyanın nimetlerinden yoksun bırakmaya hakkı yoktur.”
Hepimiz şaşırmıştık. Duyduklarımızı hazmedemedik bir süre. Olayı iyice kavradıktan sonra da Bahri’nin çıldırmış olduğunu düşündük. Kaç gündür düşünceliydi, tuhaftı. Demek nedeni buydu. Onun dediklerini yapmak için kırk fırın ekmek yemek lazımdı. Bahri, bu düşünceleriyle dünyadaki tüm devletlere kafa tutuyordu. Sınırları, bayrakları kabul etmiyordu. Hele Bahri’nin son sözü darbe gibi inmişti hepimizin yüreğine.
“ Yarın Konak Meydanı’nda tek kişilik eylem yapacağım. Evrensel kimliğimi almak için yarın açlık grevi başlatıyorum.”
Necati şaka yollu takıldı:
“ Bana malzeme çıkartıyorsun Bahri! Güldürme beni. Gelir çekerim seni bak!”
“Sabah gel sen Konak’a, bak bakalım dalga mı geçiyorum.”
Şaşıp kalmıştım. Çocuğun, kendisini işten attırması yetmiyormuş gibi ülkeden de kovduracak. Bak o zaman göreceğim halini.
Hepimiz dağıldık. Bahri de gitti. Deniz, hesabı ödettirmedi bize. Eve varıncaya kadar Bahri’nin dediklerini düşündüm durdum. Ne yalan söyleyim, biraz düşününce de gıpta ettim. Ulan Bahri, dedim kendi kendime. Keşke ben de senin kadar kendime ve diğerlerine bu kadar açık olabilseydim.
Sabah saat yedi gibi telefonum çaldı. Uykuluydum. Canım yataktan kalkmak istemiyordu. Üstelik dünden kalmaydım. Ama telefonun zır zır diye ötmesindense kalkmayı tercih ettim. Ahizenin ucundaki sesi tanıdım. Arayan Necati’ydi. Sesi heyecanlıydı. Duyduklarıma inanamadım. Telefonun kapatma tuşuna basmadan çarçabuk giyindim. Nasıl giyindim, evden nasıl çıktım, Konak’a nasıl vardım, bilmiyorum.
Ben gittiğim de Deniz de oradaydı. Bahri, Konak’a, çimenlerin olduğu kısma yakın naylondan bir çadır yapmış, üzerine de eski bir battaniye sarmış öylece oturuyor çadırın içinde. Çadırın önünde çeşit çeşit pankartlar.
“ Oto Kimlik” “ Evrensel Kimlik.” “ Evrensel Kimlik hakkımız.” “ Serbest dolaşım hakkımız.” “ Dünya devletlerin değil, canlıların.”
Buna benzer bir sürü pankart vardı. Az ileri de ise dört polis sinirli sinirli bizim bulunduğumuz yere bakıyordu. Belli ki merkezden emir bekliyorlardı; yada gelecek birilerini: çünkü durmadan saatlerine göz atıyorlardı. O kadar dil döktük, Bahri’yi kararından vazgeçiremedik. Öylece kalakalmıştık. Az sonra bir otobüs dolusu polis geldi. Bunlar zor kullanmaya başladı. Az önce bekleyenlerden ikisi çadırı yıkmaya kalkışınca olaylar büyüdü. Dört kişiye bir ordu. Üstelik copumuzda yoktu. Birden bir şey oldu. Bir ses duyuldu.
“ Yaşa Fenerbahçe.”
Sesi tanıdım. Bağıran Bahri’ydi. Kimse anlamadı Bahri’nin neden böyle davrandığını. Polisler kadar biz de şaşkındık. Bahri durmadan bağırıyordu. “Yaşa Fenerbahçe.” Bir grup genç de Bahri’nin bu coşkusuna katıldı. Fakat az sonra başka bir grup genç, bunlar sanırım GS’liydi, Bahri’nin bulunduğu gruba sözlü sataştı. Birden on, on beş kişi toplaştı. Bir kargaşa, bir curcuna. Şimdi polislerin sayısıyla eşittik. Bu curcunaya polisler de katıldı. Üç polis beş gösterici yaralandı. Necati , basına olayı şöyle nakletmişti:
“Fenerbahçe’nin Galatasaray’ı iki bir yenmesi sonucu, sevincini paylaşmak isteyen Fener bahçeliler, karşı taraftarların saldırısına uğradı. Olaya polisin müdahalesi sonucu olay kısa sürede etkisiz hale getirildi.”
Tabi Hakim yutar mı bunu? Lakin yutmak zorunda kaldı. Üstelik bizim Deniz, hastaneden psikolojik sorunludur, diye bir de rapor aldı Bahri’ye… Bir hafta sonra salıverildik.
Kısa cezaevi maceramızdan sonra Bahri’ye sordum. “Neden bağırdın lan Fenerbahçe diye?”
“ E, fena mı ettik oğlum, az cop yedik işte, daha ne olsun! Bir orduya dört kişi haksızlıktı. Hatırlamıyor musun, Fenerbahçe maçına gittiğimizde çıkışta böyle bağırmıştım da karşı tarafla nasıl girmiştik birbirimize.”
Güldüm. Ben de öyle tahmin etmiştim. Harbi az cop yedik kalabalık artınca. Ben iki tane yedim. Deniz üç, Necati hiç yemedi. Bahri ise beş tane yedi. Polisler en çok ona yüklendi. Bir şey olmaz ona canım. Üniversitedeki boykot yıllarından alışık coplara. Garibim birkaç taraftar da fena halde haşat edilmişti. Bu olayı da böylelikle atlattık. Eve vardığımızda Bahri’yle hala kol kolaydık. Eve girerken bağırıyorduk aynı anda: “Yaşa Fenerbahçe.”
AYLIK KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ BERFİN BAHAR
TEMMUZ2011
Aramızda birkaç arkadaş toplaşır ortaya dökeriz paramızı. Her ay bütçemizden bizim Bahri’nin cebine para girer böylelikle. Bir daha ki işten kovulup yeni bir iş buluncaya kadar idare eder bu, onu bir süre. Biz mi, canım biz Bahri kadar yürekli ve açık sözlü olmadığımızdan dikiş tutturmuşuz işimizde. Ne yapalım susuyoruz. Bahri gibi veryansın mı, edelim?
Bahri, rakıyı çok sever, su katmaz içine rakının, limon sıkar. Kimden duymuşsa artık, limon etkisini azaltıyormuş alkolün. Sarhoş etmiyormuş zil zurna. Oysa hep o kalkar masadan zil zurna. Bir de Fenerbahçe maçlarına gitmeyi sever. Kapitalizmi sevmez ama Fenerbahçe’yi sever bahri. Bu da onun kapitalizme tek yenilgisi. O, öyle der, hep.
Bugün dört arkadaş buluşacağız: Bahri, Ben, Necati ve Deniz. Kordon Boyu’nda denize nazır, keyif yapacağız bugün. Tabi kuruş ödettirmeyeceğiz Bahri’ye. Belki bizim yapamadıklarımızı yaptığı, düşündüklerimizi dile getirdiği için gıptayla bakıyoruz ona. Bu nedenle bir dediğini iki etmiyoruz. Bahri sever martıları. Martılara da simit atarız belki.
Güneş henüz batmamıştı. Vardım Alsancak’a, deniz kıyısına yakın bir masaya oturdum. Bizimkiler gelmeden kuruldu sofra. Rakımız, salatamız ve çipuralarımız…
Çipuralar gelmişti ki bizimkiler damladı. Gün yavaş yavaş batıyordu. Koyu mavi gökyüzünü bir kızıllık kaplamıştı. Dağların doruklarında kızıllıklar oynaşıp duruyordu. Herkes bu kızıllığa dalmıştı, Bahri dışında. Biz martıların ve güneşin yavaş yavaş yok oluşunu izlemeye koyulmuşken Bahri, rakısına limon sıkmaya başlamıştı bile. Normalde olsa, o da uzun uzun bu tabloyu izlemeye koyulurdu. Lakin bugün bir tuhaflık vardı onda. Yüzü düşünceliydi, kaşlarını çatmıştı. Alnında uzanan yatay bir çizgi bugün daha belirginleşmişti.
“ Hayırdır, erkencisin bugün.”
Benim konuşmamla herkesin ilgisi masaya yöneldi. Herkes Bahri’ye bakıyordu. Necati Daldı lafa:
“ Yoksa yine mi kovdular lan.” Necati büyük gazetelerden birinde iş bulmuştu İstanbul’da. Asgari ücrete çalışıyordu orda. İki yıl sonra ücretini artırıp İzmir’e yolladılar, yani yanımıza. İyi de olmuştu doğrusu. Üstelik burada maaşıyla daha iyi geçiniyordu. Oysa İstanbul’da bu parayla geçinemiyordu; bu nedenle ek iş yapıyordu. Necati’nin bu çıkışına ters ters baktı Bahri; lakin bir şey demedi. Necati de demedi. Hatta hiç birimiz demedik. Suskunluğu tercih etmiştik. Nasıl olsa az sonra Bahri yumurtlayacaktı. Hele içsindi rakısını. Bu sefer ki çupralar geçen yediğimizden daha lezzetliydi sanki. Ya da bana öyle geldi. Ben çupradan bir parça koparıp attım ağzıma. Sonra da limon sıkılmış rokadan yedim ve üzerine rakımı içtim. Diğerleri de benim gibi iştahlı yiyordu. Hele Deniz, öyle bir iştahla yiyordu ki. Bir yandan yiyor, bir yandan konuşuyordu: “ Uzun zaman oldu yemeyeli be!” Hakkı vardı doğrusu. Geçen buluşmamızda o yoktu yanımızda. Deniz, Necati’nin abisi. Ondan üç yaş büyük. Kendisi kardiyolog. İçimizde en iyi kazanan da o. Bu da demektir ki parayı o, ödeyecek. Bahri pek isteksiz yiyor. Çupradan çok rakı ile ilgileniyor. Üçüncü bardak bitti. Sarhoş olacak birazdan. Az sonra bahri kafasını gömdüğü masadan kaldırdı. Hepimizi tek tek süzdükten sonra konuşmaya başladı. Onun konuşurken ki tavrı üniversite günlerini aklıma getirdi. Boykot zamanları Bahri, aynı bu şekil hepimizi süzdükten sonra “ Arkadaşlar!” diye seslenir ve büyük bir heyecanla ne yapılması gerektiğini anlatmaya koyulurdu.
“ Arkadaşlar!” dedi yeniden. “ Bir fikir geldi aklıma. Ben artık bu ülkenin vatandaşı olmak istemiyorum.”
Hepimiz şaşkın şaşkın ona baktık: “ Niye lan?” dedi Necati. “Avrupa’ya mülteci olarak mı sığıncan yoksa?” Deniz bizden yaşça büyük olduğundan sakin bir ses tonuyla konuştu. “ Peki ne yapmayı düşünüyorsun çocuğum? Hangi ülke seni alacak, bunları düşündün mü?”
Bahri gülüyordu; biraz içkinin tesirinden, biraz sinirden. Çok iyi tanıyordum onu. Bu gülüşler mutluluk gülücükleri değildi. Gülmesi bittikten sonra yeniden dik dik baktı hepimize.
“ Eşitlik, kardeşlik…” Necati kesti lafını: “ Yavrucuğum onlar çoktan keşfedildi. Fransız devrimini unuttun galiba! Bize yeni şeyler söyle.” Sözünün kesilmesiyle çileden çıkmıştı Bahri: “Oto kimlik.” Dedi. Anlamamıştık. Hepimiz şaşkınca ona bakıyor ve ayrıntılı bir açıklama yapmasını bekliyorduk. Bahri daha ayrıntılı açıklamalara girişti.
“ Oto kimlik, yani Evrensel Kimlik. Otonun anlamı nedir arkadaşlar, soruyorum size? Kendi kendini idare etmek, kendi kendine yetmek. O nedenle de kendi kendine yeten bir insanın bir devlete bağlanmasına gerek yoktur. Kendine yeten tüm insanlara oto kimlik adı altında yeni bir kimlik düzenlenmeli. Namı diğer adıyla Evrensel kimlik. Ben bu kimlikle istediğim tüm ülkelere giriş yapabileyim. Sınırlar kalksın. Ben, sırf bu ülkede doğdum diye kimsenin beni dünyanın nimetlerinden yoksun bırakmaya hakkı yoktur.”
Hepimiz şaşırmıştık. Duyduklarımızı hazmedemedik bir süre. Olayı iyice kavradıktan sonra da Bahri’nin çıldırmış olduğunu düşündük. Kaç gündür düşünceliydi, tuhaftı. Demek nedeni buydu. Onun dediklerini yapmak için kırk fırın ekmek yemek lazımdı. Bahri, bu düşünceleriyle dünyadaki tüm devletlere kafa tutuyordu. Sınırları, bayrakları kabul etmiyordu. Hele Bahri’nin son sözü darbe gibi inmişti hepimizin yüreğine.
“ Yarın Konak Meydanı’nda tek kişilik eylem yapacağım. Evrensel kimliğimi almak için yarın açlık grevi başlatıyorum.”
Necati şaka yollu takıldı:
“ Bana malzeme çıkartıyorsun Bahri! Güldürme beni. Gelir çekerim seni bak!”
“Sabah gel sen Konak’a, bak bakalım dalga mı geçiyorum.”
Şaşıp kalmıştım. Çocuğun, kendisini işten attırması yetmiyormuş gibi ülkeden de kovduracak. Bak o zaman göreceğim halini.
Hepimiz dağıldık. Bahri de gitti. Deniz, hesabı ödettirmedi bize. Eve varıncaya kadar Bahri’nin dediklerini düşündüm durdum. Ne yalan söyleyim, biraz düşününce de gıpta ettim. Ulan Bahri, dedim kendi kendime. Keşke ben de senin kadar kendime ve diğerlerine bu kadar açık olabilseydim.
Sabah saat yedi gibi telefonum çaldı. Uykuluydum. Canım yataktan kalkmak istemiyordu. Üstelik dünden kalmaydım. Ama telefonun zır zır diye ötmesindense kalkmayı tercih ettim. Ahizenin ucundaki sesi tanıdım. Arayan Necati’ydi. Sesi heyecanlıydı. Duyduklarıma inanamadım. Telefonun kapatma tuşuna basmadan çarçabuk giyindim. Nasıl giyindim, evden nasıl çıktım, Konak’a nasıl vardım, bilmiyorum.
Ben gittiğim de Deniz de oradaydı. Bahri, Konak’a, çimenlerin olduğu kısma yakın naylondan bir çadır yapmış, üzerine de eski bir battaniye sarmış öylece oturuyor çadırın içinde. Çadırın önünde çeşit çeşit pankartlar.
“ Oto Kimlik” “ Evrensel Kimlik.” “ Evrensel Kimlik hakkımız.” “ Serbest dolaşım hakkımız.” “ Dünya devletlerin değil, canlıların.”
Buna benzer bir sürü pankart vardı. Az ileri de ise dört polis sinirli sinirli bizim bulunduğumuz yere bakıyordu. Belli ki merkezden emir bekliyorlardı; yada gelecek birilerini: çünkü durmadan saatlerine göz atıyorlardı. O kadar dil döktük, Bahri’yi kararından vazgeçiremedik. Öylece kalakalmıştık. Az sonra bir otobüs dolusu polis geldi. Bunlar zor kullanmaya başladı. Az önce bekleyenlerden ikisi çadırı yıkmaya kalkışınca olaylar büyüdü. Dört kişiye bir ordu. Üstelik copumuzda yoktu. Birden bir şey oldu. Bir ses duyuldu.
“ Yaşa Fenerbahçe.”
Sesi tanıdım. Bağıran Bahri’ydi. Kimse anlamadı Bahri’nin neden böyle davrandığını. Polisler kadar biz de şaşkındık. Bahri durmadan bağırıyordu. “Yaşa Fenerbahçe.” Bir grup genç de Bahri’nin bu coşkusuna katıldı. Fakat az sonra başka bir grup genç, bunlar sanırım GS’liydi, Bahri’nin bulunduğu gruba sözlü sataştı. Birden on, on beş kişi toplaştı. Bir kargaşa, bir curcuna. Şimdi polislerin sayısıyla eşittik. Bu curcunaya polisler de katıldı. Üç polis beş gösterici yaralandı. Necati , basına olayı şöyle nakletmişti:
“Fenerbahçe’nin Galatasaray’ı iki bir yenmesi sonucu, sevincini paylaşmak isteyen Fener bahçeliler, karşı taraftarların saldırısına uğradı. Olaya polisin müdahalesi sonucu olay kısa sürede etkisiz hale getirildi.”
Tabi Hakim yutar mı bunu? Lakin yutmak zorunda kaldı. Üstelik bizim Deniz, hastaneden psikolojik sorunludur, diye bir de rapor aldı Bahri’ye… Bir hafta sonra salıverildik.
Kısa cezaevi maceramızdan sonra Bahri’ye sordum. “Neden bağırdın lan Fenerbahçe diye?”
“ E, fena mı ettik oğlum, az cop yedik işte, daha ne olsun! Bir orduya dört kişi haksızlıktı. Hatırlamıyor musun, Fenerbahçe maçına gittiğimizde çıkışta böyle bağırmıştım da karşı tarafla nasıl girmiştik birbirimize.”
Güldüm. Ben de öyle tahmin etmiştim. Harbi az cop yedik kalabalık artınca. Ben iki tane yedim. Deniz üç, Necati hiç yemedi. Bahri ise beş tane yedi. Polisler en çok ona yüklendi. Bir şey olmaz ona canım. Üniversitedeki boykot yıllarından alışık coplara. Garibim birkaç taraftar da fena halde haşat edilmişti. Bu olayı da böylelikle atlattık. Eve vardığımızda Bahri’yle hala kol kolaydık. Eve girerken bağırıyorduk aynı anda: “Yaşa Fenerbahçe.”
AYLIK KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ BERFİN BAHAR
TEMMUZ2011
16 Ocak 2011 Pazar
2010 CEMAL SÜREYA ŞİİR YARIŞMASINDA CANAN AL "BİRAZ DAHA IŞIK " YAPITIYLA DOSYA DALINDA BAŞARI ÖDÜLÜNÜ KAZANDI


ŞİİR ÖDÜLLERİ:
2010 Cemal Süreya şiir ödülü Metin Demirtaş’ın “Türkülerde Gezer Adları” yapıtına verildi. Ödülü almaya metin Demirtaş'ın oğlu geldi.
Kitap Dalında Başarı Ödülleri:
Hilal KARAHAN – “Gecikmiş Mumya”
Yaprak ÖZ – “Şiirli Müzik Kutusu”
Gülderen CANYURT – “Suya Düşen Sözcük”
Dosya Dalında Başarı Ödülleri:
Güray ÖZÇELİK – “Latin Yelkeni”
Atilla YAŞRİN – “Tanrı Suskun”
Canan AL – “Biraz Daha Işık”
Dilruba Nuray ERENLER – “Geceyi Uyut Göğsünde”
2010 Cemal Süreya şiir ödülü Metin Demirtaş’ın “Türkülerde Gezer Adları” yapıtına verildi. Ödülü almaya metin Demirtaş'ın oğlu geldi.
Kitap Dalında Başarı Ödülleri:
Hilal KARAHAN – “Gecikmiş Mumya”
Yaprak ÖZ – “Şiirli Müzik Kutusu”
Gülderen CANYURT – “Suya Düşen Sözcük”
Dosya Dalında Başarı Ödülleri:
Güray ÖZÇELİK – “Latin Yelkeni”
Atilla YAŞRİN – “Tanrı Suskun”
Canan AL – “Biraz Daha Işık”
Dilruba Nuray ERENLER – “Geceyi Uyut Göğsünde”
Etiketler:
canan al,
cemal süreya şiir yarışması,
nehir amara,
ödül,
tören
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


