29 Kasım 2008 Cumartesi

İçimdeki Sunu

Ve bir an öldü ömrümden
İndirecekken göğsümden sevmesini
Susmasını bilmedi yürek

Limitsiz tutuşsun istedim
Mekan kurup durduğum yüzün

Dokunduğu yeri
Korkusuyla incitip
Can çekişir gibi

Tanımadığım bir tene
Binlerce uyanır gibi
Ayaksız ,bedensiz
Sersiz, başsız gelmek istedim sana

Hepimizi sevmek istedim


Farkımızda kalan düşlerimizin
Manyetik büyüsünde
Ağır ağır
Ellerimden boş yalnızlığımı bırakıp
Küçük bir çocuğun büyümek gibi bir sabrıyla
Gelmek istedim sana

Sevmek istedim seni


Karanlık ucun boşluğu gibi
İçimde bir coğrafya
Dışımda bir memleket

Göçmeyi bekleyen büyük kaygımla
Yorgun hasarlı
Savrulmayı bekleyen rüzgar tadında
Gelmek istedim; gelmek sana


Canan a(Nehir Amara)

Düşünbil dergisi 2008

11 Kasım 2008 Salı

Eski Bİr Aşklı

Eski Bir Aşklı

Kara tahtada yazdığım ilklerin
en yılgınıyım ben
Çünkü hep adınla başlıyorum şarkılara..

ölüm bilmezdi utanmayı
arada bir gelir ve yoklardı
yaşamak dersen tufan’i
hepimize şad olsun
eski bir aşklı
unutulmuştu ayaküstü
rahminde debelenirdi ecelinin
sancılı bir gebe
yorgun bir yüzü eskitirdi böylece


yaşamak hainliktir
ölmek daha bir hainlik
çarpıp çarpıp geri dönen
ağır sancım
eski bir aşklı
seni öğrendiğinden beri kayıp

Sonra,
kelimelerin darlığı kalır aşklıya
kanı çekilmiş olur her daim
bir aşklı dilini yatıştırmayı bilmeden
girer şair kavgasıyla..


Canan Al ( Nehir Amara )

Dar sokak dergisi kasım ayı 2008

Efendim

Demek gidiyorsun efendim
Yarı kurak bırakacaksın beni

“ Kurakçıl bir bitki”

Yukarıya sürülen anahtarın
Gıcırtısı kalacağım

Ağız tabanında çıkan
Bir çeşit küçük bir ur
Tıp ağzıyla bir “kurbağacık”

Demek gidiyorsun efendim
Dünyanın bir parçası olarak
Bırakacaksın beni

Kırsal bakışlarıma
Kor parçası düşürüp
Helalliğini cami imamından isteteceksin

Git efendim
Gözün kalmasın arkanda

Kura neferi, seni buldu demek

Rehinde bulunan ruhunu
Aldılar çarçabuk

Aramızdaki hatır senedi
Zamandan öte işleme girdi

Demek gidiyorsun efendim
Adam içine karışıyorsun yani
Son derece kalabalık, bırakıyorsun beni

Bu işte bir adaletsizlik var
Yaşamın adil olmadığı kadar
Ölüm de adil değilmiş meğer

Adlı sanlı makamın hazır
Üzerinde bir dörtlük

“ Evcil olmayan hayvanları vurma
Evin içinde belki de kurt
Evimi; karım,çocuğum sanma
İçim içimde bir yurt”

Ah efendim
Bu anlamsız sözleri ne diye yazdırdın

Bu badireden kurtulamadın
Çözülmesi güç
Düzensiz disiplinsiz
Bir hastalık, sardı her tarafımızı

Git efendim
Cümlelerimdeki
Ses düşmelerine aldırma; nasılsa
Birazdan kendimle kalınca
Çoğalacak binlerce acılarım
Ses türemelerimden
Belki anlam kaymasına uğrayacağım

Git efendim
Seninle kaynaşmadan
Git
İntiharı bu kadar çekici kılma gözümde

Canan Al ( Nehir Amara)

Deliler Teknesi kasım aralık sayısı 2008

Kentin Ölüleri

Bugünden ağlar kentin ölüleri
Yaşamak ölüme yaslanmaktır, dizeleri yapışır cümlemize

Dağ havası farksız mıdır oyun havasından
Bilmem,
Dağ, yaslanmasını bilmez mi dağa

Dinmeyen kavgasını yutarsın
İçin yosun tutar
Kırmızı kusar
Gıcırdayan acının ellerinde
Yaşamak, diş ağrı kadar; çetin

Kentin ölüleri dünden ağlar
Kurtlanır içleri insanların
Geceleri düşmesiyle ölümün
Yaşamak dediğinin, avurtlarında çöker yüzün

Canan Al( Nehir Amara)

17 Ekim 2008 Cuma

Yüzünün benimle ilişkisinde

Yüzünün benimle ilişkisinde
Yerle bir edilmiş bir coğrafya
Mutluluğu kaçırılmış bir çocuk
Söyleyeni ve söyleneni belirsiz birkaç kelime
Belki de bütün her şeye aykırı bir yaşam

Yüzünün benle ilişkisinde
Vakti dışarı taşmış bir gece
Koşumu adımlık
Sıcağı kutuplara terk edilmiş bir güneş


Adını düşürdüğüm hüzün
Giderken bende unuttuğun
Ölmek her gün ki huyum
Yüzünün benimle ilişkisinde

Canan Al( Nehir Amara)

Berfin Bahar -ekim sayısı 2008

4 Ekim 2008 Cumartesi

İki Kere Sevmek İki

Bir iskan sorunu bizimkisi

Konusu bakış açılarında,

Parçalanan keskin bir slogan

Bir şiirde yer edinebilecek

Birkaç ağır yük,

Kimsenin anlamayacağı ağır bir roman!

Her değişim, biraz kendimizle başlar, biraz da toplumla. Önüne atılan tohumlar, seni ortaya çıkarır nitekim. İlerleme, bu çizgide akar durur.

Bir iz takipçisidir yaşam. Gerçekten var olmayana kapısını açmaz. Biz var olmayı becerebildik mi sevgili!

Biçim, içerik kaygısından habersiz; inançlara boğuyoruz her tarafımızı. Her tarafımızda bir umut, ‘olacak, bu sefer olacak,’ demenin kaygısındayız.

Biliyorum, anlamıyorsun beni. Kısacık duraksamalarında, koca düşünceler büyüttüğünü sezinliyorum. O küçük duraksamalar, nefes almalar, yeni bir yaşamın dirilişi gibi, yada dirilişi yeniden öldürmek, diyelim. Bu iki zıt kutbun tam ortasında duruyorum, bir denge, belki de kaostan bedenle.

Sesimi, duymazlıktan geliyorsun. Görüyorum, çokça istediğim şeylerim, hiç bir şeyin oluyor. Tensel bir zevkin ardına düşüyor, gülümsemen. Kulaklarıma fısıldıyorsun: ‘ seviş benimle!’ Gözlerimin içine bakıyorsun, bir yıldızı öldürüyorum, görmüyorsun. Fırtınam delirmek üzere!

Kendi anaforumdan, ben de, bir nar bakışlı çocuk istiyorum senin gibi; fakat tutunamayacağının farkındayım onun. Bakışlarından aldıracaklar renklerini , çok sevdiğimiz rengi! Elleri zırh tutacak, güllerle dolması gerekirken. Bildiği tek oyun saklambaç olacak.


Tohum ekilir

Bir fidan dikilir gülden

Güle dönüşmeden

Toprakla karışır

Ölür, gider açmayı bilmeden.

Zorunlu bir rastlantı diyelim karşılaşmamıza. Beklide bizi birbirimize çeken içsel bir çelişkinin birleşmesiydik. Yada dosdoğruyduk, olumlu değer yargılarımız kavuşturdu bizi.

Arkasında durmak zorunda olduğumuz bir tutumumuz, daireyi tamamlamak zorunda olduğumuz bir çizgimiz vardı.

İçini doldurmak adına

Düşlerimizi akıttığımız

Tanrının planından başka

Planlarla çatıştığımız

Gizli bir tasarımın yaratımıydık bizler.


Canan Al
( Nehir Amara)


sirince damar

21 Eylül 2008 Pazar

Yılmaz Güney’in Gözünden

Yılmaz Güney, arkadaşlarına seslendiği yazıda yazısını şu cümle ile bitiriyor:

“yaşasın devrim.”

Bu devrim sözcüğünü o kadar çok kirleten insanlar var ki, şuan onları anmak, bu satırlara yazmak bile devrimcilere ihanet gibi geliyor bana. onların sahte kokularını ta buradan hissedebiliyorum. Öyle ki kokusu burnumun dibinden gitmiyor bir türlü. İçimize sindirilmiş bu kokudan ne zaman kurtulacağız,bilmiyorum. İçine düştüğümüz çağ, çağ değil maalesef. Çünkü biliyorsun ki seninle omuz omuza yürüyecek insan ya yok, yada yok denecek kadar az.

Çok kere insanlar sorar bana: “ siz devrimci misiniz?” hemen “hayır” yanıtını veririm. Devrimci olmak o kadar kolay mı canım! Devrimcilik sadece alanlara çıkıp bas bas bağırmakla olsaydı!

Hemen çoğu insan devrimci olduğunu iddia eder. Hatta öyle ileri götürür ki iş, içki masalarına kadar gelir, meze olur. Ayık kafayla konuşmasını bilmeyen insanlar, sarhoşluğun verdiği cesaretle daha bir atılır yanındakinin yanına. Üç beş çalımlı laflardan sonra işte devrimci kesilir. Bu tür kişiler bilinçsizce hareket eder. Oysa Yılmaz Güney bu konuda o kadar iyi söylemiş ki bunu burada yazmadan geçemeyeceğim.

“Şerefli bir miras bırakmanın birinci koşulu, ezilenlerin yanında bilinçli bir biçimde saf tutmak ve kendimizi, ezen sınıfların gerici ideoloji ve kültürel etkilenmelerinden, düşünce biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtarmak için sabırlı çaba sarfetmektir.

Safımız, her türlü sahteliği, grupçuluğu aşarak, başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen, sömürülen bütün emekçi kitlelerin birliği doğrultusunda, devrimci proletaryanın mücadele safları olmalıdır.

Bu safı içtenlikle ve inanarak seçmişsek, bu saflara karşı olan bütün gerici güçlere ve bu güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin ilkeleri temelinde savaşmalıyız.

Bu görev, kendimizi ve çevremizi değiştirmeyi emreder.

Bu görev, devrimci fedakârlığı, bilgi edinmeyi, yiğitliği ve alçakgönüllü olmayı emreder.

Bu görev, devrim saflarını seçmiş insanların, eleştiri, özeleştiri temelinde birliğini emreder.

Bu görev, devrim yolunu seçmiş insanların kardeşliğini, kitlelerle birleşmesini emreder.”


İşte devrimci bilinci budur. Bütün gerici güçlere karşı durarak, seni sömüren grupların baskısından sıyrılarak, amacını aşmış partilerin yörüngesinden kendini kurtararak…. Buna daha birçok şey katılabilir.

Şimdi şöyle bir örnek verelim; biraz devrimcilikten uzaklaşarak. Ama göreceksiniz ki bana göre asıl devrimcilik budur.

Geçen zamanlarda medyamızda ‘alt kültür’ kelimesi patlak verdi. Popoliter bir hal aldı bu kelime. Bas bas gazetelerde basıldı bu isim. Bir çok ünlü örneğin sezen aksu, bu kültürlerin korunması gerektiğini vurgulayıp durdu. Buraya kadar olağandışılılık yok. Ama gel gör ki – kimse kusura bakmasın burada- o dediğimiz alt kültür, kültürlükten çıkmış, hala gerici görüşlerini devam ettiriyorsa bırakın ölsün efendim. Ya ölsün yada bunun düzeltilmesi için bir şeyler yapılsın. Öyle kurugürültü ile yaşasın alt kültür, demekle bitmiyor bu iş. Hala bu kültürler de kadına şiddet uygulanıyorsa, hala çocuklar bu kültürlerde sokaklara terk edilip dilendiriliyorsa bırakın efendim, kanseri atalım içimizden. Bunları yaşasın demekten çok, nasıl daha iyi yaşatabilirim diyebilme düzeyine getirtmeliyiz.

Yılmaz Güney’in dediği gibi çağdışı kalmış bütün gerici güçlere ve bu güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin ilkeleri temelinde savaşmalıyız.

Bu nedenle çeşitli düşünce sistemlerini eleştirmeli, onlara geniş açıdan bakmalı, kötü yanlarını kırpmalı ve gerekirse onları geliştirmeliyiz. İnsan nerede olursa olsun insandır. İnsanın ayırt edici özelliği profesyonel düşünebilme özelliğinin- profesyonel diyorum çünkü çoğu bilim adamı hayvanların düşünemediğine kanaat getirir. Ben düşünebilir denenlere kanaat getiriyorum- olmasıdır.

Bu nedenle öncelikli olarak düşünce yapımızı geliştirip kuşatmalıyız ki toplumda söz söyleme, hak alma hakkımız olsun. Devrimciliği bir yana bırakıyorum. İnsanlar önce içindeki cevheri keşfetsin sonrasında kendisine etiketler- olumlu anlamda söylüyorum bunu- taksın.

Sonrasında devrimci olmak istiyorsa, ne mutlu ona, derim o zaman.

Unutmayalım ki
Bir insan değişir, koca dünya değişir.

Canan Al ( Nehir Amara)

berfin bahar dergisi eylül ayı 2008

17 Eylül 2008 Çarşamba

Küçük Adamlar

Adı sanı belirsiz bir rüzgar, ant içmiş gibi yerle bir etmek istiyordu her yanı. Sonbaharın döktüklerini alıp götürüyordu destursuzca. Şimdi nereden çıkmıştı bu kıyametin bütün alametlerini doğanın üzerine bırakan rüzgar. Altın rengine bürünmüş, ağacın çevresini hazinelere boğan , bu çil çil sarı yapraklar, içlerindeki rengi kaybetmiş, oradan oraya uçuyor; taşların suratına çarpıyor; oradan göç edip kimisi yere kimisi de henüz yere düşmeden dağılıp yok oluyordu rüzgarın kollarında. Uzaktan bakan bu yaldızlı yaprakların çil çil altın olduğunu zanneder ve rüzgarın zulmüne aldırmadan ona doğru koşmaya başlar, kendini o kuru yaldızlı yaprakların üzerine atardı.



Ama ortalıkta kimse yoktu; mızıka çalan, yoksulluğun abidesi gibi dolaşan bir çocuk ile şarkı söyleyen bir kızdan başka. Suratlarında patlayan rüzgar, kıpkırmızı kesmişti bedenlerini. Güne doğru açılan bir çiçek gibi yüzlerinde hüzün açıyordu. Rüzgar, kızın ağzından dökülen kelimeleri sayıklar gibi vuruyordu suratlarına. Ne dediği anlaşılmayan rüzgarın uğultusuna yenik düşüyordu; kızın sesi ve küçük çocuğun mızıkasından çıkan hüzünlü ritim. Canlarını acıtan ne varsa namelere döküyorlar ve içlerinde devinip gezen, kıyamet gibi yaşantılarını bu namelere sığdırıp sese, ete kemiğe büründürüyorlardı. Kızın sesi, oğlanın mızıkası talip olmak istemedikleri yaşantının yankısıydı, direnişiydi. Şangır şungur birden bire önlerinde patlayıveren bu rüzgara ikisi de çok kızıyordu şimdi. Belliydi kışın erken geldiği ve yine belliydi bu sene de kışın çok sert geçeceği.

Artık tek tük kelimeler dökülüyordu kızın dudaklarından:

"Tanrım…şimdi olmaz. Geç kaldık. Bir evcilik oyununa.”

Üşüyen parmaklarını, yumrukları arasında sıkıştıran, yaşından biraz daha büyük gösteren kız, ön üç ön dört yaşlarında, artık sesini rüzgarın içine bırakmaktan vazgeçti. Rüzgarda yitip giden sesini, artık kendisi de duymaz olmuştu. Bilincinde ve yüreğinde devinen ne varsa hepsini kendisine saklamaya karar verdi. Nasıl olsa gün gelecek, dışa vurulacaktı bunlar.
Ortalıkta kalmış bir hüznün tanısıyla yanında hala mızıka çalmağa devam eden küçük serseriye baktı. Hüznün suskunluğunu bozmak istemedi bir süre. Yüreğini acıtan bu hüzne biraz daha seyirci kalmak gibi bir dürtüyle hiç bir şey demeden serserinin yanında yürüyordu. Serseri, gözleri kapalı, acısıyla olağanca içselleşmiş bir atmosferde sesin kesildiğinden habersiz mızıkasını çalıyordu. Yorgun küçük bir savaşçının, talan edilmiş köyünün tanıklığında büzülmüş bir askerin şaşkınlığını, çaresizliğini anlatıyordu müzik. Yada kıza öyle geldi. Nedense bu müzik, ta köylerine olan baskını hatırlatıyordu ona. Bu ani baskın karşısında erkeklerin, kadınların, çocukların şaşkınlığı bağrışmaları gitmiyordu gözünün önünden. Yüreği daraldı kızın. Yanındaki küçüğe dönüp:

":Kes artık serseri” dedi. Tanrı bugün bizden yana değil. Sustur şu zımbırtıyı da eve yollanalım. Karnımızı şöyle güzelce bir doyurduktan sonra yarın meydanda yapacağımız tiyatro için hazırlanalım. Tanrı biliyor ya çok da açıktım. Umarım yarın karlı bir iş çıkarırız. Tabi engel çıkmazsa.”

Küçük çocuk bir şeyler söyleyecek oldu; sonra vazgeçti. Ama bir şeyler söyleme arzusu yeniden gelip oturdu yüreğine:
"Ama Sarmaşık, zaten bir aydan beri hazırlanıyoruz bu gösteriye. Yetmez mi? Hem kim izleyecek bizi. Bu sokak çocuklarını kimse dikkate almayacak. Bence eve gidince, bir güzel doyuralım karnımızı. Sonra da uyuyalım.”

Hiçbir karşılık vermedi Sarmaşık. Kim izleyecekti ki onları. Hem bu millet doğru düzgün okumuyordu. Nerden bilecekler tiyatronun ne demek olduğunu. Kendi kendine düşündü bir süre. Ama Salahaddin’in varlığı, onu biraz rahatlattı. Ne de olsa Salahaddin, çok gezmiş görmüş bir adamdı. Otuzlarına merdiven dayamıştı. Oradan oraya göçebe bir hayat yaşıyordu. Altı aydan fazla da kendileriyle birlikte kalıyordu. Bir aydır da çocukları tiyatroya çalıştırıyor. Söyleyecekleri şeyleri bir güzel ezberletiyordu.

Arka sokakların çıkmazlarında bir yerlerde, yokuş üstü bir mahalledeki bir duvarı eksik evlerine geldiler. Naylon örtünün altından içeri sızan rüzgar, çok fazla üşütüyordu bedenlerini. Ama hiç birisi umurlarında değildi. Altı beden, yarın yapacakları tiyatroyu düşünüyordu. Acaba başarabilecekler miydi? Şuan karınlarını doyurmuş olmanın mutluluğuyla altı soluğun, birbirine karışmasıyla uykuya daldılar.

Meydandan gelip geçenler mızıkanın sesine durup bu altı kişiyi seyrediyorlardı. Hava da düne göre kırılmıştı biraz. Bugün Tanrı onlardan yanaydı. Mızıkayla insanların dikkatini çekmeyi başarmışlardı. Müziğin tam ortasında birden gür bıyıklı, yakışıklı cinsten biri atıldı ortaya. Salahaddin’di bu. Derin bakan gözleri kararlı bir bakış fırlattıktan sonra iki elini, çevrelerinde toplanmış halka doğru açıp konuşmaya başladı:

"Şimdi burada bir tiyatromuz vardır ki. Evlerde kurulan sohbetlerden, Sazlı sözlü toplantılardan daha vahimdir. Ve de önemlidir. İşte şimdi gördüğünüz şu küçük adamlar, izin verirseniz size bir temaşa gösterecekler ki küçük dillerinizi yutacaksınız.”

Salahaddin, daha önceden tecrübeli olduğu için paraları peşin toplamaya başladı. Başındaki başlığı çıkarıp:

"Evet efendiler! Şimdi ellerinizi sıcak ceplerinize sokun ki az sonra bizim de ellerimiz ısınsın. Haydin az sonra temaşa başlayacak, bu küçük adamların ne büyük adamlar olduğunu göreceksiniz.”

Paraların elindeki küllaha birer bire dökülmesi çocukları daha bir heyecanlandırdı. Ya başaramazsak diye bir korku saplantı yüreklerine.

Temaşa başladı.

Bu arada halk arasında merak içindeki tartışmalar da son buldu.

Sarmaşık diz çöküp ağlar bir vaziyet aldı. Önüne düşen saçlarından görülmeyen yüzünden kendinden hiç te beklemediği bir konuşma yaptı.

"Tanrım! Bu zulmünü kaldır üzerimizden. Açlık, sefalet kaderimiz olmamalı.
Şimdi adaletini göster. Yanındaki Tanrılara sesimizi duyur.”

Bu sıra da küçük serseri, annesi rolündeki Sarmaşığın yanına gitti ve diz çöktü. Ellerini saçlarında gezdirerek ağlar bir sesle konuştu.

"Tanrılar bizi unuttu. Bin yıldır bu böyle anne!” Ne diye sızlanıp duruyorsun!”

Birden baba rolündeki Selahaddin girdi sahneye ve oda tok bir sesle konuştu.

"Çocuk doğru söylüyor ne sızlanıyorsun öyle! Tanrı, bizi duymuyor. Korkarım yaşlılıktan kulakları ağırlaştı.”

Bu sırada halk arasında kımıldanmalar, sesler yükselmeye başladı.
Kimisi:
“Haşa, haşa” diyor. Ve küçük adamları, zındıklıkla suçluyordu. İşte halk şimdiden birbirine girmeye başlamıştı.

"Bunlar, Allah’a küfür ediyor.”

"Haşa, haşa.”

“Toplumun ahlakını bozar bunlar. Konuşturmayalım.”

"Yok canım, doğru söylüyorlar. Sefalet içindeyiz. Tanrı duymuyor bizi.”

“Ne diyorsun sen, Be adam! Kendinde misin? Dinimize küfrediyorsun.”

“O kadar yağmur duasına çıkıyoruz bir damla yağmıyor işte. Tanrı bizi duymuyor. Duysaydı, kuraklıktan topraklarımız çatlamazdı. Koyunlarımıza kıran girmezdi.”

Halk kendi arasında tartışmaya devam ederken küçük adamlar gösterilerini de devam etmeye çalışıyorlardı. Fakat biraz korkmuşlardı. Bu korku içersinde yine de oyuna devam ettiler. Diğer çocuklar gelip ailenin etrafında halka oluşturdular. Bu halka tutsaklığı temsil ediyordu. çaresizliği, kendi çizgisinden dışarıya çıkamayan insanları….”

Halkanın içinde kalan ailenin zincirini Sarmaşık, kırdı. Ayağa kalktı oturduğu yerden. Ayağa kalkar kalkmaz halkanın dışına taştı; kenetlenmiş elleri birbirinden ayırıp şöyle bağırdı:

"Kırın zincirinizi. Kaderinizi bağlamayın. Şimdi Tanrıyı adaletli olmaya davet ediyorum.”

İşte bu sırada kıyamet koptu. Halktan biri telaşla bağırdı:

"Tutun şu kafirleri de onlara hak ettikleri cezayı verelim. Allah’ a küfür nasılmış tatsınlar. Bakalım o zaman böyle konuşacaklar mı?”

Halk yine birbirine girdi. Bir curcuna başladı. Birkaç kişi küçük adamlara saldırdı. Birkaç kişi de korumaya çalıştı. Diğerleri de birbirine düşmüştü. Sonunda kendilerini kadının önünde buldular.

Herkes tek tek konuştu. Sıra Sarmaşık'a geldiğinde kadı, halkın bir çoğunu evine göndermişti bile. Sarmaşık:

"Biz” dedi. “kötü bir şey yapmadık. Biz sadece bir oyun sergiledik. İstedik ki insanlarımız, kadere boyun eğip kalmasın. Bu kaderi değiştirsin.”
Kadı aldı burada sözü.

"Ama siz Allah’a küfretmişsiniz. Allah’a küfür devlete küfürdür. Bilmez misiniz?” Selahaddin’e döndü. Sen, ne doymaz adamsın! ki kaç kere sürgün yedin de yine de rahat durmadın.”

“Kadı hazretleri, bizim görevimiz sadece halkımızı aydınlatmaktır. Doğru yola getirmektir. Haksızlığı...”

Bunun gibi bir çok şey saydı. Ama kadı sözünü kesti. Onlara güzel bir nutuk çektikten sonra salıverdi; bir daha böyle şeyler yapmamak koşuluyla. Ama onlar uslanmadı. Bu sefer gizli yerlerde, onları kabul eden,destekleyen evlerde oyunlar sergilemeye başladılar. Hatta kendilerinden sonraki nesillerin bunu meslek edinmesini sağladılar. Onlar yine karınları aç bi aç dolaştılar ama çağlarında kendi topraklarında yeni bir yaşamın öncüsü oldular.

(Şirince`den. sirince-damar dergisi

Canan Al( Nehir Amara)

12 Eylül 2008 Cuma

Yasak Meyvam

a.
adın dirliğim olsun
dünya kurmuşum
dokunduğumda seni bulduğum

b.
biri aksak ayağımı
kartonla kapladım
bana aittiler
biri sana koşuyordu
aksak olanı
içimi tekmeleyen endişemdi

solumdan yağmur yiyorum
karton ayağım rutubet kokuyor

c.
cahildim…
kayıp bir korkak…
özgürdüm…
kadın yanımı bilmeden
dört bacağımın
arka ikisi üzerine düştüm

ç.
çok çalıp çırptım
haydan gelen huya gitti

d.
derdine ne kadar da bağlıyım
böyle sevdiğin için beni
senelerce biriktirsem
bana yüklediğin hamallığı
seveceğim, seveceğim, hep seveceğim

e.
erinlik çağına
yeni girdim ben
acın daha bir sancılı
bırak
kırık bir oyuncak kalayım
elleri kir dolu çocukluğumdan

f.
faytoncu bulmaya gitti beni
tarihin yalan gerçeğinden
oysa ellerimle koşuyorum
uzun bir yol
en gerçeğime çarpıyor

toprağa eşkalin karışmış
öpüyorum toprağı
bir anda aklını oynatıyor
dağ, taş, çakıl…
benzer deliliklerimle

g.
geliyorum boynumu kırdırıp
kırışıklığımdan kurtulup yüzümün

akla karasını sevdiğim
yüz yüze
koyun koyuna girdiğim
geliyorum
ısırılmayı bekleyen yasak meyvam

ğ.
yumuşakğillerden ahtapotum
anlamı gibi
‘kayıp giden hayalet’

az ömrüme
yaşayabilme ihtimali katıyor
kollarım gövdeni keşfe çıktığında

h.
haritamın soyulmuş bir kentinde
kentimin yıkılmış bir köyünde
gürültülü kıyımlarında kopan
sessiz çığlığımsın sen

süpür bana ait sesimi
içinde harita olmayan evimi
kopar ateş küresinden

ı.
ısırgan
ıslak bir rüya
düşmek üzereydi uykumdan
o güzel ellerin kavuşmasaydı tenime

i.
iğde ağacından düşmeyecek kokumuz
tadımız tuzumuz bir başka çeşit kalacak
bir başka çeşit tadımız tuzumuz

j.
Jansenius’un öğretisi kalalım
sırf onlar da uzlaşmak istedikleri için

k.
kal bu gecenin dört saati için
ilk saati: eksikliğimi doldurup omuzlarına alman için başımı
ikinci saati: ateşin kızını onurlandırman için
üçüncü saati: yurtsuz kalbime şehrini bırakman için
lacivert nehirlere boşanalım dördüncü saatte; uzatmalara kalmak için

l.
lal itiraflarım var
seni seviyorum seni seviyorum…

m.
melaikem
alev nasıl yangına dönüşürse
ben sana öyle dönüşüyorum
ondan vücudum cehennemden bir çığlık

biraz daha rüzgara ihtiyacım var
lodos benimle olsun
amin

n.
nar ağacından renklerimi yarat
biri renk kavgasına tutuşanlara
biri rengini unutulanlara
diğeri hal hatır soranlara

bolca esmer çal içine
bütün teni karaların yazgısı gibi

o.
odunları yanadursun meydanların
tüm oruspuları atsınlar içine
tüm pezevenkler açıkta kalsın

nasılsa kaynıyor kazanları ortaçağın

ö.
ömür, özledim diyor
sevdim diyor
gelsin diyor da başka bir şey istemiyor

p.
pak bir deniz isterler
keşfedilmemiş bir yer
daha neler neler

oysa yeryüzü keşfedildi
yıldızlar keşfedildi
dağ, taş, toprak,kıta
her yer keşfedildi
hatta tanrı bile

ne denizi pak bir liman istiyorum
ne keşfedilmeyi bekliyorum

ol(acak)sa illa ki sen
sen ki illa ol(acak)san

r.
rüzgarın kızıyım, evet
bekliyorum
nehrin döküldüğü okyanus ağzında

s.
sana sesleniyorum yurtsuz şair
koca bir kent duruyor gerinde
dönüp bakman yeterli

sana sesleniyorum yurtsuz şairin şiiri
kalaşnikoflar nasıl patlar
gelmeyince bana
gelmeyince bana

ş.
şarabı beyazından aldım
ateşin yalımlarında
beyaz bir kadın(ım)
şairsiz bir şiirle
kır(ı)k kadehte şarap ıslatıyor(um)

bilir(im); kırık kadehte şarap ıslanmaz, durmaz

t.
topladım bütün harfleri
cümleler iyi biliyor memleketini

sınır kapılarına çarpar sesler(im)
mayınlara kendimi bırakırım
kendimi bırakırım mayınlara

yurtsuz bir şiirde adım geçer sadece
bilenler söyler
söyleyenler bilir öykümü

ucu ucuna iliştirilmiş ismim
bir tuvalin altında kalır, öyle öksüz
bilsem ki beni hiç sevmeyeceksin, sen

u.
uzun, yorucu bir yolculuk bizimkisi
yolu olsun da
yolcusu olmaya razıyız
razıyız dünden

umut, bugünü yarınla bölüşmektir, nazarımda
nazarımda dil, umudun türküsünü söyler
türkü sen olursun

ü.
ülkemin şairi
anlaşılmayan beyni

ülser hastası yapar bu millet, adamı

v.
vahamdaki sulak arazi
ismi bilinmeyen bir melekten indim
iç içebildiğin kadar beni

ölü aldı bu topraklar
ölümü gömmeyle ölümsüzlüğe aldandılar
töbe vahiy gelmedi bana
şairim ve de şiir
oku okuyabildiğin kadar beni

y.
yüz yüze
koyun koyuna girdiğim
geliyorum
ısırılmayı bekleyen yasak meyvam

z.
zorlu sevdamın umudu

adın dirliğim olsun
dünya kurmuşum
dokunduğumda seni bulduğum


Canan Al ( Nehir Amara )

(Şirince`den Not: sirince- damar dergisi

5 Eylül 2008 Cuma

Paydos Zili

“ Bu gece kime içmeli dersin heyhat
geceyi bırakalım, kendimize içelim, kendimizi yok edişimize”


Zamanların dar gölgesine takılmışız
Akşam nasılsa gelecek günün ardından
İşlerimizden dönüp, kirli kanepemizde uzanıp
Beyaz şarabımızdan yudumlayacağız
İçimiz paklanacak

“Sahi akşam dönünce, kendimize içelim
Kendimize bir çalımımız olsun”

Nasılsa her gün aynı hikaye
Aynı tıngır mıngır da kulaklarımız paslanacak
Aynı paydos zilinde
Aynı yemeğin tadına varacağız
Aynı iğrençlik bulaşacak suratlarımıza
Kendi iğrençliğimiz değil ha
Belki yemeğin kötü tadından
Belki yemeğe karışan bir sinekten

Bari bugünü kurtaralım fiyaskodan

Sahi adresimi özledim, karlı ovalarımı
Ciğerimi ikiye bölen havasını
Kaçalım mı seninle oraya

Kayaktan güzel kızaklara bindiririm seni
Şu elimdeki şarap gibi beyaz suyu
Çok sesimiz olur ne dersin
Yoksa burada kendi sessizliğimizde gebereceğiz
Tenimizin suskun derisini diriltiriz belki

Bırak bu kes bizim sesimiz taşsın
Hep paydos zili olmayacak ya hayatımızda
Vakitlerde ikimizin canları gelsin uç uca
Kirli kalabalık etler girmesin paydamıza

Sahi gelir misin benimle oralara
Numaradan aşklar bilmez bizimkiler
Kapıya tipi bozuk bir yabancı da dikilmez
Bu gece içelim ve gidelim
Yarına paydos zili uzun çalacak

(Nehir Amara)

İzdiham Sanat dergisi 2008

15 Ağustos 2008 Cuma

Bakü (Gelecek)

Bir çırpıda uçuverdi yüreğim /Sonra balık olup düştüm suya/Bir balıkçı yoktu ortalıkta /Tutuverseydi, beni alıp getirseydi sana /Moskava’nın suyundan bir dize kalsaydım Nâzım’a /Oltalar kudurdukça balık olasım artsaydı

İlk ışıklarıyla akşamın mavisinde /Şakaklarıma batır kılçıklarını /Gün ağarmadan/Nâzım’ın geniş bozkırında /İyot kokularına karışsaydık/ Anlayacağın, Yaşar Kemal’de kırklar olur çıkardık


Ayları ne kadar toplarsam toplayayım, bir yılı vermiyor. Belki de Gestaltçılar yanılıyordu, bilemiyorum. Hiçbir şeyin toplamı sen edemiyordu işte. Zaman öyle ilerlerken kendimizden habersiz, nasıl da her şey güzel, pas parlak görünürdü bize. Sanki hiç eskimeyecekler, eskimeyecekmişiz gibi. Oysa zamanın bir hilebaz olduğunu öğrendiğimde çoktan oyun bozulmuştu. Adı üzerinde ansızın, neye uğradığımıza şaşırdık kaldık. Gücümüz gittikçe azalıyordu. Sevgimiz yok oluyordu sanki. Neyin savaşını veriyorduk, neyi paylaşamıyorduk. Yıllar öncesinden kalma terkedilmiş bir evde, köşeleri is tutmuş ağır bir ağ tabakası gibi yapışıp kalmıştık sindiğimiz yere. Üzerimizde aynı havayı solumanın tedirginliği vardı. Köşelerimizden birbirimize nefretle bakar olmuştuk ördüğümüz ağlar arasından. Bekliyorduk birbirimizi… Birbirimizi kendi ağımıza düşürme sancısıyla sinsice bekliyorduk. Kim kimin ağına takılacaktı acaba. Acaba, bu aramızdaki -adını koyamadığım- şeyi, daha sürdürseydik hangimiz yenilip ağa bırakacaktı kendisini. Nitekim uzlaşma yoluna vardık. Bu senin pes ettiğini mi gösteriyordu, bilemiyorum. Belki de senden uzakta olmam, sana, bunu, bana söyleme cesareti verdi. Telefondaki o boğuk, kısa kısa yaptığın konuşma hala kulaklarımda… Biliyorum yüzüme söyleyemezdin, nitekim başka bir memlekette senden o beklediğim haberi verdin. O sıralar ben çok uzakta bir başka memlekette soluyordum havayı. Senin bu havadisinden sonra oradan da ayrılma gereği duydum. Duydum, çünkü boğuyordu beni şehir. Başka memleketlere kaçma fikri, ben de yeniden bir diriliş duygusu yarattı. Dirilecektim. Sensiz de ayakta durabilmenin, ne demek olduğunu gösterecektim sana. Evet şimdi haberini aldığım bu ülkeden ayrılıp başka bir memlekete çıkıyorum. Mavi gözlü devin yaptığı yolculuklardan birini yaşıyorum şimdi. Bakü’ye gidiyorum. Mavi gözlü devin, Moskova’dan Azerbaycan’a giderken ki şiiri düşüyor aklıma. Hani büyük şehvetle aşık olup yazdığı şiiri. Elimdeki dergiyi açıyorum o şiir karşıma çıkıyor.

“Moskova’dan yola çıktım bu akşam/ Vagonumun kapıları aynalı/ Bakü’ya gidiyorum ay balam/ Bakü Aslı, ben Kerem./ Bakü gençliğim demek/dost eline emanet ettiğim yürek/ İliç’in bulağından içtiğim su/Kardeş sofrasında kestiğim ekmek/yarin yüzünde yıldızların uykusu/ Bakü gençliğim demek./ Bakü’ya gidiyorum ay balam/ Bakü Aslı, ben Kerem.”

İşte bu dizeleri her okuyuşumda tatlı bir esintiye kapılıyor yüreğim ve aklıma düşüyorsun Bakü’ye yaptığım yolculukta. Sanırım ısıtıyorsun beni, kafamdaki kalpaktan daha çok. Üşüyen her yerime doluyorsun, trenin o uzun soluklu yolculuğunda makas değiştiriyorum sana doğru. Bir bakıyorum sen Nâzım oluyorsun, ben Nâzım’ı o büyük aşka düşüren dilber. Rol değiştiriyoruz. Dilber, Nâzım’ın elinden değil de senin elinden tutuyor. Biz gani mesutuz Bakü topraklarında. Her şey o kadar güzel ve senle dolu. Nâzım, uzaktan seyrediyor bizi. Gülümser gibi açılıyor dudakları. Belki sevgimizi kutsuyor, belki dilberi yanında olmadığı için kıskanıp küfrediyor. Yok yok gülümsüyor, biliyorum ilk şiir kitabında yer edinecek bir aşk hikayesiyiz onun için.
Böyle seni düşünerek ne kadar zaman geçti bilmiyorum, hatta o kadar ki elimde Nâzım’ı anlatan dergiyi öyle boş boş okumuşum. Her sözcükte seni bulmak adına hayaller kurmuşum. Şu aşk denen şey ne tuhaf. Merak ediyorum benim düşündüğüm kadar düşünde miyim ben de senin?
Kendime geldiğimde makasların raylarda yaptığı tiz sesi duydum. Kondüktör bir şeyler söylüyordu yüksek sesle. Sanırım geldiğimiz istasyonu haber veriyordu. Sessiz duran insanlarda birden bir kıpırdanma hissettim. Kimisi hızlı, kimisi yavaş hareket ediyorlardı trenden inerken. Biri kızının kolundan çekiştirerek onu bilmediğim bir dilde azarlıyordu. Vakit gece yarısını epeydir geçmiş. Doğal olarak zavallı kız, babasının onu çekiştirmesine direniyordu. Besbelli hâlâ uyumak niyetindeydi. Küçük kız, belli ki biliyordu tren ve otobüslerde uyumanın çok güzel olduğunu. Yanımdaki yarı kıyım abla da hareketlendi. Yaşlı tombul teyzenin nihayet ineceğine kanaat getirip rahatladım. “oh be! Dünya varmış, bütün koltuk bana kaldı.” Ama bu sevincim kısa sürdü. Az sonra yeniden yanıma geldi hanım abla. Yağlı vücudu yine yanlarımı ezip durdu. Belli sabaha kadar ben bu şekilde bitirecektim yolculuğu. Bari aşağı inip bir şeyler alayım diye düşündüm ve indim de. Su, bisküvi falan aldım büfeden. Son kez insanlara baktım. İnsanlardaki manzara öyle perişandı ki. Kimisi uykulu, kimisi yorgun; kimisinin beli bükülmüş, kimisinin saçı ağarmış…. Sesini duyar gibi oldum. Diyorsun ki “hiç mi genç, dinç birileri yok.” Peki itiraf ediyorum. Laf aramızda. Var öyle biri. Biraz gıcık ol bu mektuba. Çaprazımda bir bey var, kalpağın altındaki bakışlarıyla arada bir çakışıyoruz. Donuk mavi gözleri nedense bu karşılaşma esnasında pek de canlanıyor. Tamam tamam. Kızma. Umarım gıcık olmuşsundur. Biliyorum, şimdi mektubu okurken “yok canım niye gıcık olacağım” diyorsun. Ama seni öyle tanıyorum ki için içini yiyecek bu satırları okuyunca. Tamam, uzatmıyorum. Neyse az önceki merseleye gelelim biz. Hani dedim ya yaşlısı, beli bükülmüşü… valla bunları görünce içim şöyle bir cız etti. Bir sigara yaktım ben de. Yoksa donuk mavi adamın, istasyona inip hemen çaprazıma kurulup da sigara içişinden değil. İşte şimdi adamla konuşmak için bir bahane de buldum. “Pardon çakmağınız var mı?” Allah’tan adam bilmiyor Türkçe’yi. Bak konuşma nasıl da uzadı. Şimdi aynı şeyi İngilizce olarak yeniledim. Çok da nazik bir adammış canım.
Biliyorum kızıyorsun bana. Ama bunu biz ikimiz istedik değil mi? Bir şeylere karar verdik. Birbirimizden uzaklaşıp kendi hayatlarımızı kuracaktık. Bu ara verme dönemimizi güzel şekillendirirsek artık birbirimizi bırakacaktık. Ne yapayım, ben de kendi hayatımı şekillendiriyorum. Ama nedense sana yazmaktan da alıkoyamıyorum kendimi.
Düdük, ilk ötüşünde belli belirsiz kıpırdandım yerimden, ama nedense trene binmek geçmiyordu içimden. Kişilere takıldı gözüm. Hareketlenmeler hızlandı. O düdüğün ilk sesi onları acı bir telaşa soktu. Gözlerdeki kaygılarla son kez birbirlerine baktı kişiler. Bense hâlâ sigaramı içiyordum. Sonra ikinci düdük sesleri döküldü ortalığa. Bu sefer acele sarıp sarmaladılar birbirlerini. Son kucaklaşma arasında ben çoktan sigaramı söndürmüş yerime oturmuştum bile. Üçüncü düdükte tren sallanmaya başladı gürültülü, sonra hızlandı. Son kez kucaklaşanların eli havada kaldı. İstasyondan ayrılan trenin ardından bir müddet sallandı.
Tren hızını artırmıştı. Az önceki uyuşukluğu yoktu üstünde. İnsanlardan da artık ses seda gelmiyordu. Herkes kendine çeki düzen verip yerini doğrultmuştu. Kondüktör de artık görünmüyordu ortalıkta. Belli ki kimsenin şimdilik ona ihtiyacı kalmamıştı. Yavaş yavaş horlama sesleri duyuldu. Kendimi bu horlama sesleri arasında boğuluyor hissettim. Camı yukarı doğru iterek açtım. İçeri dolan havayla kendime geldim biraz. Tepemdeki tek ışığı yakarak elime aldığım kitabı okumaya başladım.
Mehmet İnanç’ın yazdığı “Nâzım’ı Nâzımca Anlamak” kitabında yazılan her şeyi, nedense seninle özdeşleştiriyorum. Aslında bu özleştirme seni yazan kişiyle ya da yazılan kişiyle bir tutmaktan ziyade bu kitapları seninle birlikte okuyamamaktan kaynaklanıyordu. Hani demiştim sana daha önce, birlikte kitap okumak, bana göre yolculuğun diğer bir çeşidiydi. Bu satırları seninle dirhem dirhem yaşamak isterdim. Belki Nâzım’ın yalnızlığı ve yaşama sevincinde kendimizi bulurduk. Orhan Kemal’in onun için yazdığı bir şiirinde yaşadıkları mahpus hayatına birlikte yolculuk ederdik.
Nitekim yapamadık. Ayrı düştük. Nâzım’ın yurdundan, kendinden, eşinden, sevgililerinden, çocuklarından ayrı düşmesi gibi ayrı düştük. Belki en büyük tufanı yarattığım şu anda, ben bu trende tufanda mıyım, yoksa tufandan mı kaçıyorum belli değil. Bu Nuh’un gemisine binmekle binmemek arası bir şey olsa gerek. Bizi bunca uzağa düşüren neydi? Gerçekten yalnızlık, yalnız kalma yetisinin bizi iyi edeceğine inancımızdan mı ben, seni oralarda bırakıp bu topraklara yolculuğa çıktım. Biz birbirimizdeki neyi gördük de silkelenmek istedik. Gerçekten gördük mü peki. Aram’ın, “Körlerin Gördüğü”nü, oku o zaman ne dediğimi tam olarak anlayacaksın. Bak Aram’ın kitabında yer verdiği bir Nâzım dörtlüğü vardı. Şimdi onları buraya aktarıyorum. İyi ki kitaplarımdan ayırmamışım kendimi. Her daim yardımcı oluyorlar bana.

“Diyelim ki hastayız/ hem de ağır / hem de ameliyatlı,
yani beyaz masadan / kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kaderini
Biz yine güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
Hava yağmurlu mu diye bakacağız pencereden,
Yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz / ajans haberlerini…”

İşte tam da şu anki duygularımı ne güzel anlatmış bu dizeler. Şimdi ben de bakıyorum pencereden dışarı. Ama Nâzım’ın dediği yağmura bakmak için değil, senin yüzünü görebilmek için. Ruhun da benimle mi? Şimdi neyime gerek bu yolculuk benim. Sensiz bir yolculuğa çıkmak hiçbir şeye benzemeyecek biliyorum. Oysa şuan elin avucum içinde terlemeliydi ve pencereden birlikte dışarı bakıp rüzgârın sesini dinlemeliydik. Belki bu yolculuğun dönüşü yoktu. Yani Nâzım’ın dediği gibi kalabilirdik ameliyat masasının beyazında.
Nihayet bir sonraki istasyona geldik. Ve ben karar değiştiriyorum. Geri dönüyorum. Seni ikna edip üç kişilik bir yolculuk için. Sen, ben ve kitaplarımız. Ha bu arada farkında değilim yarı kıyım teyzem yer değiştirmiş. Karşımdaki iki koltuğa bedenini bırakmış, sabahın gelmesini bekliyor. Ben de sabah, beni alıp sana getirecek olan treni bekleyeceğim, tanımadığım bir istasyonda.

Not: yazıda geçen Aram isimli yazar,Avram olacak.

Canan Al ( Nehir Amara)

Berfin Bahar Dergisi
Sayı: 126, Ağustos 2008

12 Ağustos 2008 Salı

Ölüler İsyan

Deyin bana
Ölüm nerede durur
Beklerken bir sıcaklığı
Soğuk ürpertisiyle tanışıp
İrkilirken sancının

Gezer de Afrikalarda
Ortasında kalır da doğunun
Güneyi tutuşur bakarsın
Bakarsın kuzeyinde
Bir Balkan, fırtına koparır da
Deniz aşırı ülkelerin
Sinsi kıyamına tutulur

Deyin bana
Ölüm nerede durur
Dokunmadan yirmi üçüme
Yirmi beşime
En önemlisi
Yaşı gelmemiş bebeğe
Hala ihtiyarlanmayı
Şiddetle arzulayan bedenime

Hayalini kurduğum toplamaları
Çıkarmadan, artık yanımı
Sev beni, diye bağıran kızı
Sarmadan, ölüm nereye gelir
Nerede durur

Deyin bana
Ölüm nerede durur
Nasıl deyim insanlar
Ölüm durur mu dersiniz
O kadar iç içe geçmişiz

Ölümden bu kadar çok korkan insan
Az toprak kaldır üstümüzden
Senin de yerin bu mekan

Ölüler isyan ediyor,
Ölüler isyan
Ölüm durmaz
Birikir ölüm
Beslendiği oyundan

Nehir Amara
Haziran 2008 sayı: 124 BerfinBahar dergisi