Seni sevmek
Seçeneksiz kalmaktır
Belki kabullenmek
Az da bilenmektir acıyla
Yoğrulup düşlerin kıyısında
İz gören bir zaman
Sevmek
Ayrılıktır
Hele seni sevmek
Bir düz yazıya yazılamayacak kadar ağır
Şiire işlenemeyecek kadar
Baharsız düşlük bir mevsim
Seni sevmeye hayır’ım
Seni sevmek
Cebimde güneş
Ufukları kararan bir eski kentle
Aklımın döşemelerinde ağır ağır uzanan
Dimdik bir anıt
Sesi bekletilmiş bir yalnızlıktan doğan
Yelkovansız bir zaman
Sevmek
Yağmurun toprağa emzirmesini öğretmek gibi
İçimizde ağaran tanrının
İzlerini diriltip
Ağız tadıyla dayandığımız günahların
Bilerek şahitliğini tutmak gibi
Korkunç bir o kadar da günahsız
Seni sevmeye sus’mam
Seni sevmek
Kalbi çift atan
Tek kapıdan geçmek gibi vahasız bir çöl
Gülü dikene batırıp
Kör karanlığıyla gökyüzünü kaldırıp
Sıcağında dönenip güneşin
Doldurmaya yetemediği bucaksızlıkla
Yalnızlığın kışı kışkırttığı gibi
Gözlerinden düşen iki bahar
Son ve ilk
Seni sevmeye dair’im
Sevmek seni
Kırk ikindi yağmurlarında
Apansız irkilmelerine tutulup
Her şeyin sen olduğu
Unutulduk şeylerin
Aymazlığında giden bir göç
Ahir zamanın ölüm korkusundan
Utanan tenime yakışan ikinci bir yüz
Haykırışı ayağı kırık bir kentin
Yalnızlığa kesmiş gövdesinde
Suretsiz yakalanan bir ruhun
İç odalarında bir unutuluşun
Bin kurdu seni sevmek
Bu kadarım
Dün kadar
Bugün kadar
Yarın kadar
Çoğu senin kadar
Seni sevmeye hayır’ım
Berfin Bahar Kasım 2009
Canan Al(Nehir Amara)
21 Aralık 2009 Pazartesi
11 Kasım 2009 Çarşamba
Tanrıdan An’lar
İçime bu kadar düşme
Yarı belime kadar ıslanacağım yoksa
Ölüm kuş uykusu olsun aramızda
Hafif, yumuşak dokunuşun
Aramızda olmasa da
Zamanın bölünemeyecek kısa parçası
Kadar da olsa, razıyım
An kadar sevdim, an kadar geldim ve gidiyorum
Tanrılar alemi kaldırsın beni
Bu kadar sapma benden
Daire üç yüz altmış derece nasıl olsa
Koridor / Eylül- Ekim Kasım 2009
Canan Al(Nehir Amara)
Yarı belime kadar ıslanacağım yoksa
Ölüm kuş uykusu olsun aramızda
Hafif, yumuşak dokunuşun
Aramızda olmasa da
Zamanın bölünemeyecek kısa parçası
Kadar da olsa, razıyım
An kadar sevdim, an kadar geldim ve gidiyorum
Tanrılar alemi kaldırsın beni
Bu kadar sapma benden
Daire üç yüz altmış derece nasıl olsa
Koridor / Eylül- Ekim Kasım 2009
Canan Al(Nehir Amara)
İki kere sevmek III
1 İçi puç düşlerimin!..
Kapalı parantezler arasına sıkıştırdığım kendimden, ne çok sen taşırmışım meğer! Bir dehlizin ortasına düşmüş gibi, paydama bu kadar girebilmen şaşırttı beni. Kesişme noktalarımıza, bu kadar çok virgül sıralanması da aynı etkiyi yaratmadı değil. Bu kadar birleşip -ellerinden uzak bir birleşmeydi bu!- birbirimizin sırtını eşelemek, nasıl bir oyundu aramızda. Belki oyun değildi, aramızda da!
“ Üzeri açılmış öz yaram oldun, hala da öylesin, gittikçe açılan, derinleşen!..”
Şimdi karşımda durmanın manası, neler anımsatmıyor ki bende. Bir intiharı, ölümü, acıyı; ölmeyi bile beceremeyen bir insanın çaresizliği, bir cüzamlının kendisinden kaçması gibi tiksinçliğimi!.. yalan söylemeyeceğim sana. Ölümün rengini görebilecek kadar, yaklaşmadım ona. Bana sensizliğin ve yolculuğa yalnızlığın, nasıl bir çıkmak olduğunu gösterdi sadece. Hiçbir hazırlık yapmadan çıktığım çırılçıplak bir yolculuktu bu. Oysa giyiniktim derin uykuya varmadan. Bu gidişte çoğalmanın boşalttığı yalnızlık vardı. Sesin kulaklarımda uzun bir yürüyüş, uğultulu bir sancı!.. senle kalabalıklaşan vücudum, sensiz, illa da senle. Böyle bir şeydi seni, kendimi, her şeyi, terk etmek isteyişim.
Şimdi karşıma çıkmışsın yürüyelim, diyorsun “bıraktığımız yerden.” Hiç başlanmamış bir şeye iki kere başlanılır mı?
“ Dur lütfen! Konuşma.”
Yıllarca hep konuştun. Bense suskunluğumu kalabalıklaştırdım; sen, beni kaybettin. Oysa sana sahip olmak gibi bir derdim vardı. Aslında sahiplikten öte, yanında olmanın savaşıydı, seninle var olabilmekti!.. Belki hiçbir dilek ağacına çaput bağlamadım; ama en az bağlayanlar kadar, ihtiraslarımın kurbanıydım ben. Özellikle de senin.
2 “ Yazılmadan, yaşanabilir her şey.”
Seni uzun müddet yazmadım. İçimde biriken bunca haykırışlarıma; içimde tüneyen bunca düşüncelerime rağmen, -belki de maviyi umut ettiğimdendi- bir bekleyişi uzattım. Sana uzanan bu mavi yolculukta, ortasından biçilen kısa çizgilerim, uzadıkça uzadı; sonra sonu görünmez bir şerit oldu; hayallerimde başımı omzuna bırakıp, otobüsün en önünde, önümüzde yol alan,odaklaştığımız çizgiler gibi… Aynı yere kilitleniyorduk hep, kısa çizgilere. Çünkü kaderimiz gibi görünmüştü bana seninle bakıştığımız bu kısa çizgiler. O çizgilerin toplamı bizi verecekti, gittiğimiz yerde kabullenilecektik.
Şimdi sakın aklına yanlış bir düşünce gelmesin. Sana gönderdiğim mektuplarda seni yazdığımı sanma. Ben ne zaman en uygun sözcüğü bulacağım, o zaman seni yazacağım; yada buluncaya dek, seni, kalemin ucunda çizip çizip bozacağım. Belki de hiç başlanılamayan kalacaksın!
3 Egemenliğinin neresindeydim ben?
“ Öyle bir yere koy ki beni, sana ışıltılar saçayım, umudumuz çoğalsın.” Geceydi, biz birbirimize akıyorduk; sana az önceki sözlerimi fısıldıyordum. Daha çok şey fısıldamıştım. Biliyorum, hatırlamıyorsundur. Bunu hep yapıyorsun. Ama ben yine de hatırlatacağım sana. Bir kadın yanım vardı, yaratıcılığım. Senin gıcık olduğun bir şeydi bu, çokça hissediyordum bunu. Çokça da hissettiriyordun. Hani her şeyden vazgeçmiştim ya, egemenlik alanına girmiştim, gönüllü. Ana Tanrıça Kybele’nin, tahtını Zeus’a bırakması, vardı. İşte öylece her şeyimi bırakmıştım o gece. Kollarında öyle mutlu, öyle gönüllü, çekici, turkuvaz mavisi bir kadındım işte. Ben senin mavini niye boyayamadım?
Yüzündeki anlamı sil lütfen, pişman suratlar beni yorgun düşürüyor. Faydası ikimize de yasak bunun, tabi kalmışsa ortada bir yarar. Sen gelmeden önce, yani az önce, karşımda boşluğun dururken, rüzgarın titrediğini hissettim. İçimde bir sen, üşüyorduk evin içinde. İçimde büyüyen yalnızlığım daha da çoğalttı kendisini. Oysa iki kişilik bir çoğul, tek kişilik bir yalnızlıktık! Büyük utkumdun, çokça emek vermeyi kabul ettiğim, edeceğim, mutlu sonucumdun, zaferimdin!
Gidişinle bir dili öldürdün sen. İçimde büyüttüğüm bir dili: seni, onu, bizi. Netice de hayat, bir dili yaşamaktı. Bir kere küstü mü, sürçmesi bitmiyordu. Yavaşlı’nın dediği gibi – seninle birlikte okumak isterdim kitapları, bu da yolculuğun bir diğer çeşidiydi.-
“ Oysa ben, birbirimize bir ülke olduğumuzu sanıyordum.”
Bir ülke olamadık birbirimize, kalacak bir dil, bırakmadık.
Bırak, çizgilerin beni bulmasın. İki çizgi, bir adam edemedik. Matematiksel bir çıkarsama benimkisi, bir doğrunun asla birleşemeyen, ayrı iki uç noktası gibiyiz; tersi yöne akan, birleşme umudu olmayan…
Aşk insancıldır; ölüsü, insanlığımızı kaçırtan. Sen gidişinle tükettin her şeyi.
Trajik bir oluş, olduk. Mevsiminden önce tükettik her şeyi. Bir baktık, baharımız puslanmış. Griliğe çalan bir çamur yığını olduk, kardan.
Diyorsun:
“Vücudumuzda biriken ne varsa boşaltalım birbirimize; karışalım, daha çok benzeşelim... Ben senin kadınlığına tapayım; sen erkekliğime... Hatta ortada hiçbir şahıs eki kalmasın; çoğul yada tekil. Öyle yok olalım birbirimizde.”
Oysa az önce çocuk istiyordun, rahmimde koşan yeni bir ırktan, bahsediyordun. Her tarafı mavi; vücudu, hayalleri, düşleri turkuvaz mavisi. Kendi yok oluşumuzda bu kadar maviyi kime bırakacağız, hiç düşündün mü?
Şimdi karşımda duruyorsun; esmer yüzünü inançla savuruyorsun suskunluğuma.
Ah, bir bilsen, az önce sana söylediklerimi! Oysa yine her zamanki gibi sen, konuşuyorsun. Bense kalabalıklaşıyorum, çoğalıyorum karşında. Sana bakarken, Aram’ın dedikleri geliyor aklıma. “ Hayat, bazen sarışın bir inattır.” ben yalanlıyorum onu:
Hayat, her zaman esmer bir haykırıştır! Ülken, olmanı kabul ediyorum.
Beni duyuyor musun?
Berfin Bahar dergisi / Ağustos 2009
Canan Al( Nehir Amara)
Kapalı parantezler arasına sıkıştırdığım kendimden, ne çok sen taşırmışım meğer! Bir dehlizin ortasına düşmüş gibi, paydama bu kadar girebilmen şaşırttı beni. Kesişme noktalarımıza, bu kadar çok virgül sıralanması da aynı etkiyi yaratmadı değil. Bu kadar birleşip -ellerinden uzak bir birleşmeydi bu!- birbirimizin sırtını eşelemek, nasıl bir oyundu aramızda. Belki oyun değildi, aramızda da!
“ Üzeri açılmış öz yaram oldun, hala da öylesin, gittikçe açılan, derinleşen!..”
Şimdi karşımda durmanın manası, neler anımsatmıyor ki bende. Bir intiharı, ölümü, acıyı; ölmeyi bile beceremeyen bir insanın çaresizliği, bir cüzamlının kendisinden kaçması gibi tiksinçliğimi!.. yalan söylemeyeceğim sana. Ölümün rengini görebilecek kadar, yaklaşmadım ona. Bana sensizliğin ve yolculuğa yalnızlığın, nasıl bir çıkmak olduğunu gösterdi sadece. Hiçbir hazırlık yapmadan çıktığım çırılçıplak bir yolculuktu bu. Oysa giyiniktim derin uykuya varmadan. Bu gidişte çoğalmanın boşalttığı yalnızlık vardı. Sesin kulaklarımda uzun bir yürüyüş, uğultulu bir sancı!.. senle kalabalıklaşan vücudum, sensiz, illa da senle. Böyle bir şeydi seni, kendimi, her şeyi, terk etmek isteyişim.
Şimdi karşıma çıkmışsın yürüyelim, diyorsun “bıraktığımız yerden.” Hiç başlanmamış bir şeye iki kere başlanılır mı?
“ Dur lütfen! Konuşma.”
Yıllarca hep konuştun. Bense suskunluğumu kalabalıklaştırdım; sen, beni kaybettin. Oysa sana sahip olmak gibi bir derdim vardı. Aslında sahiplikten öte, yanında olmanın savaşıydı, seninle var olabilmekti!.. Belki hiçbir dilek ağacına çaput bağlamadım; ama en az bağlayanlar kadar, ihtiraslarımın kurbanıydım ben. Özellikle de senin.
2 “ Yazılmadan, yaşanabilir her şey.”
Seni uzun müddet yazmadım. İçimde biriken bunca haykırışlarıma; içimde tüneyen bunca düşüncelerime rağmen, -belki de maviyi umut ettiğimdendi- bir bekleyişi uzattım. Sana uzanan bu mavi yolculukta, ortasından biçilen kısa çizgilerim, uzadıkça uzadı; sonra sonu görünmez bir şerit oldu; hayallerimde başımı omzuna bırakıp, otobüsün en önünde, önümüzde yol alan,odaklaştığımız çizgiler gibi… Aynı yere kilitleniyorduk hep, kısa çizgilere. Çünkü kaderimiz gibi görünmüştü bana seninle bakıştığımız bu kısa çizgiler. O çizgilerin toplamı bizi verecekti, gittiğimiz yerde kabullenilecektik.
Şimdi sakın aklına yanlış bir düşünce gelmesin. Sana gönderdiğim mektuplarda seni yazdığımı sanma. Ben ne zaman en uygun sözcüğü bulacağım, o zaman seni yazacağım; yada buluncaya dek, seni, kalemin ucunda çizip çizip bozacağım. Belki de hiç başlanılamayan kalacaksın!
3 Egemenliğinin neresindeydim ben?
“ Öyle bir yere koy ki beni, sana ışıltılar saçayım, umudumuz çoğalsın.” Geceydi, biz birbirimize akıyorduk; sana az önceki sözlerimi fısıldıyordum. Daha çok şey fısıldamıştım. Biliyorum, hatırlamıyorsundur. Bunu hep yapıyorsun. Ama ben yine de hatırlatacağım sana. Bir kadın yanım vardı, yaratıcılığım. Senin gıcık olduğun bir şeydi bu, çokça hissediyordum bunu. Çokça da hissettiriyordun. Hani her şeyden vazgeçmiştim ya, egemenlik alanına girmiştim, gönüllü. Ana Tanrıça Kybele’nin, tahtını Zeus’a bırakması, vardı. İşte öylece her şeyimi bırakmıştım o gece. Kollarında öyle mutlu, öyle gönüllü, çekici, turkuvaz mavisi bir kadındım işte. Ben senin mavini niye boyayamadım?
Yüzündeki anlamı sil lütfen, pişman suratlar beni yorgun düşürüyor. Faydası ikimize de yasak bunun, tabi kalmışsa ortada bir yarar. Sen gelmeden önce, yani az önce, karşımda boşluğun dururken, rüzgarın titrediğini hissettim. İçimde bir sen, üşüyorduk evin içinde. İçimde büyüyen yalnızlığım daha da çoğalttı kendisini. Oysa iki kişilik bir çoğul, tek kişilik bir yalnızlıktık! Büyük utkumdun, çokça emek vermeyi kabul ettiğim, edeceğim, mutlu sonucumdun, zaferimdin!
Gidişinle bir dili öldürdün sen. İçimde büyüttüğüm bir dili: seni, onu, bizi. Netice de hayat, bir dili yaşamaktı. Bir kere küstü mü, sürçmesi bitmiyordu. Yavaşlı’nın dediği gibi – seninle birlikte okumak isterdim kitapları, bu da yolculuğun bir diğer çeşidiydi.-
“ Oysa ben, birbirimize bir ülke olduğumuzu sanıyordum.”
Bir ülke olamadık birbirimize, kalacak bir dil, bırakmadık.
Bırak, çizgilerin beni bulmasın. İki çizgi, bir adam edemedik. Matematiksel bir çıkarsama benimkisi, bir doğrunun asla birleşemeyen, ayrı iki uç noktası gibiyiz; tersi yöne akan, birleşme umudu olmayan…
Aşk insancıldır; ölüsü, insanlığımızı kaçırtan. Sen gidişinle tükettin her şeyi.
Trajik bir oluş, olduk. Mevsiminden önce tükettik her şeyi. Bir baktık, baharımız puslanmış. Griliğe çalan bir çamur yığını olduk, kardan.
Diyorsun:
“Vücudumuzda biriken ne varsa boşaltalım birbirimize; karışalım, daha çok benzeşelim... Ben senin kadınlığına tapayım; sen erkekliğime... Hatta ortada hiçbir şahıs eki kalmasın; çoğul yada tekil. Öyle yok olalım birbirimizde.”
Oysa az önce çocuk istiyordun, rahmimde koşan yeni bir ırktan, bahsediyordun. Her tarafı mavi; vücudu, hayalleri, düşleri turkuvaz mavisi. Kendi yok oluşumuzda bu kadar maviyi kime bırakacağız, hiç düşündün mü?
Şimdi karşımda duruyorsun; esmer yüzünü inançla savuruyorsun suskunluğuma.
Ah, bir bilsen, az önce sana söylediklerimi! Oysa yine her zamanki gibi sen, konuşuyorsun. Bense kalabalıklaşıyorum, çoğalıyorum karşında. Sana bakarken, Aram’ın dedikleri geliyor aklıma. “ Hayat, bazen sarışın bir inattır.” ben yalanlıyorum onu:
Hayat, her zaman esmer bir haykırıştır! Ülken, olmanı kabul ediyorum.
Beni duyuyor musun?
Berfin Bahar dergisi / Ağustos 2009
Canan Al( Nehir Amara)
İki kere Sevmek I
Diyorsun ki, dokun tenime
Yeni bir ırkı, rahminde taşı
Oysa aldırdım; acıtan yanımı
Bu kadar, nefret ediyorum ırklardan!
Bir davet üzerine kurulu, arzuların saplandığı kör bir felsefe seninki; herkesin bir felsefesi var, ama nasıl bir felsefe bu... seninki de bu nasılın içinde! Sokaktaki gibi misin yoksa?
Basit sıradanlığın sevişme iniltisini, seviyorsun. Nesnelere takılmış objelerin savunma kuramlarında bir dünya görüşün var. Sonuç, kuşkusuz mutsuzluk… Doğurganlığımı bir tarafa itmeliyim. Ortaklık mülkiyetimden vazgeç artık. Seninle sevişmeyelim.
İyiden iyiye, güç kazanmıştı ivmem. Nitel ve nicel çoğalmıştım. Tarafımdan gençlik bağım, kusursuz bir yaşamın peşine salmıştı. Bir masalı gerçekleştirmek adına, ninniyle büyütmüştüm düşlerimi. Büyüyünce korkunç gerçekliği anlayacaktım; hiç çizgi film kahramanı olamayacaktım, örneğin. Şimdi intikam zamanıydı; intikam almalıydım, bana rivayet masallar sunanlardan. Yada onlardan da vazgeçmeliydim!
İkinci bir yeni yada üçüncü bir yeni, neyi değiştirecek yada değiştirmeyecekti. Diyelim ki terledim vücudunda; kendi suyumdan bir ırk yarattım. Biliyorsun ki ilk kan yine dökülecekti. İlk kana tanıklığımız, ilk cinayetten miydi? Anadan doğma kanla geliyorduk neticede.
Belki bir dengeydi çoğalmak; son zamanların dengesizliğinden kasıtsız bu ön yargım. Doğrusu, formülsüz kalma yetimin, çözümsüzlüğünden muzdaripim. Düşünmeden yaptığımız “şeyi” koşulsuz kabul olacak bu ve eleştirenlere susmak gibi bir hakkımız kalacak.
Bir yanlışı yeniden tasarlamak, denizde iki kere boğulmak gibi bir şey… Korkunç ve de eskisinden daha karanlık! İki kere sevişmek, iki kere yanlış olacak; ikinci elmanın ısırılmasına kimsenin tahammülü yok; en azından, kendi adıma.
Diyorsun ki
Külün hiçbir şeyi kalmaz geriye.
Okyanuslar rahmine dökülsün,
Nar renginde çocuklar!
Kızıldan ellerini,
Yeryüzüne daldırsın.
Bir iyimserlik diyelim düşüncene. Genişletilmiş bir baskı gibi uzatılmış bir hayat… Kaç yıl uzatırsın ki bunu. Döngü, Tanrının iyimserliğine kalmış.
Kaldı ki bir çağın beğenisi, ne kadar benimsenebilir. Bugünün doğrusuyla tanışmak, yarının yanlış olmayacağını getirmez. Bir yanlışa iki kere gülmek, iki kere kabullenmek olacak.
Öğreneceklerimizin, değişen biçimler olduğunu saklamayacağız kuşkusuz. Senin adına söylüyorum, değişeceksin; seninle sevişmek, iki ayrı insanla sevişmek olacak, o zaman. Şimdi durup dururken, ikinci bir adamın varlığına, tahammülüm yok!
İçindeki arzunun yükselişi, rakımı en yüksek olan cismin de ötesinde... Bunu sözcüklerin terlemesinden anlıyorum. Onlar, bir cümle yaratmak adına, sense yeniden çoğalmak,elleri kızıldan, nar renginde çocuklar adına terliyorsun. İnancını yüreğine yükleyip bir kenarda muazzam günün gelmesini bekliyorsun.
Bense istikrarı bozulan bu toplumun, kendinden habersiz ilerleyişine kızıyorum! Başlangıcından beri, içimdeki yeni bir öykü yaratma yetisini çaldıkları için benden, kendimi azaltmaya çalışıyorum. Ben azalttıkça sen çoğaltıyorsun. Zıtların birlikteliği kuramı, burada çürüyor işte!
İçsel çatışmalarımı görmüyorsun. Dikkatini çeken sevişilmeye değer bir vücut; bu vücuttan yeni bir ırk, hem de bencilce, kendi ırkın bu.
Tüylerimizi döktük de, insan mı olduk? Anlamıyorum! Seni bunca kışkırtan nedir; Tanrının dilinde “ günaha sürükleyen?”
Berfin Bahar Ağustos / 2009
Canan Al ( Nehir Amara)
9 Ağustos 2009 Pazar
Ben lele
Yokuş yukarı çıkıyor göz yaşlarım
İnse belki hüviyetime sığınacağım
Manasız gülüşleriyle çingenelerin
Artlarına taktıkları geleceklerden kalıp
Ben lele
İnsanların ağıt dergahı
Az değil bir avuçta el olmak
Kısık ateşte sabah akşam
Dudaksız yanaksız
Bir surete yüz sürmek
Görülürdü toplayabilseydim aynalardan
Yüzümden kalkan acıyı
Sağalta sağalta biri bizden; azı sizden kalsaydık
Bir şehvet kurtuluyor benden
Yakası açık bağrımdan düşüp
İki dal kırığı göğsümden
İki tomruk yaş; biri inliyor
Diğeri gök mavisi; içi kanamalıdan
Ben lele
Kanat çırpıp düşürdüğüm kuşaktan
Sürülüp; küçücük
En olgun yerimden biraz rahatsız
Noksan; sabaha bir geceyi düşüren
Ben lele
Sesimin asılı kaldığı kafiyedeyim henüz
Berfin Bahar 2009
Canan Al(Nehir Amara)
İnse belki hüviyetime sığınacağım
Manasız gülüşleriyle çingenelerin
Artlarına taktıkları geleceklerden kalıp
Ben lele
İnsanların ağıt dergahı
Az değil bir avuçta el olmak
Kısık ateşte sabah akşam
Dudaksız yanaksız
Bir surete yüz sürmek
Görülürdü toplayabilseydim aynalardan
Yüzümden kalkan acıyı
Sağalta sağalta biri bizden; azı sizden kalsaydık
Bir şehvet kurtuluyor benden
Yakası açık bağrımdan düşüp
İki dal kırığı göğsümden
İki tomruk yaş; biri inliyor
Diğeri gök mavisi; içi kanamalıdan
Ben lele
Kanat çırpıp düşürdüğüm kuşaktan
Sürülüp; küçücük
En olgun yerimden biraz rahatsız
Noksan; sabaha bir geceyi düşüren
Ben lele
Sesimin asılı kaldığı kafiyedeyim henüz
Berfin Bahar 2009
Canan Al(Nehir Amara)
5 Mayıs 2009 Salı
Yaşayan Her Şey midir, yada
Benim her şeyimsin dediğinde ilkin sevindim. Gözlerinin koyuluğundan yansıyan ışık daha da perçinlemişti sevincimi. Daha ne olsun, bir adam bulmuştum -onun her şeyi olduğumu iddia eden bir adam-
O sırada kavramların, kelimelerin yoktu önemi.daha ne olsun her şeyindim senin.
Kışın aldatıcı güneşi altında griye aşınmaktan yorulmuş taş sokaklarda yürürken adımlarımın ufaldığını gördüm. Altımda kımıltısız bir zemin; tavanı delik bir gökyüzü… düşlerim, ikisi arasında seyreden bir hava akımına takılıp kaldı .İnsanlar rüzgar koymuştu bu hava akımının adını. Ellerimi uzattığım rüzgar kendisine teğet geçerek düşlerimi alıp uzaklaştı yanımdan. Ellerim öyle havada asılı, aklım düşlerimin peşinde kalakaldım. Kendimi çırılçıplak bırakılmış bir yunan tanrısının yarı insani gizeminde buldum. Düşsüz kalmanın çıplaklıktan farkı yoktu.
Düşündüm, acaba bu rüzgar, nereye bırakacaktı düşlerimi. Kulaklarına teğet geçip fısıldayacak mıydı adımı, düşleri olmayan bir şeylerini doldurmaya. Çünkü her şeyin olan ben, anlamında hiçbir şeyini de kapsıyordu. Her şey, hiçbir şeyi bünyesine alıp eritiyordu işte. Ve dahası ne fena şeydi her şeyimsin kelimesi. Senin hem sevgilin oluyordum hem kardeşin, hem arkadaşın oluyordum hem yoldaşın, hem ayrılığın hem yalnızlığın…
Neydim ben? Her şeyden bir parça mıydım? Bir arkadaş, bir eş, bir sevgili, bir dost, bir yanaşma,bir metres, bir anne, bir baba…
Hiçbir şeyim duygusu daha ağır basıyor nedense. Şu bulunduğum sokak hiçbir şeyiyle karşılıyor beni. Ne sokaklarda karşılıklı duran derme çatma, sıvası dökülmüş evler ilgilendiriyor beni, ne de sağ uzağımda yaprakları hayat yorgunu, yıllık geçmişi olan ağaç. Hiçbiri aidiyet duygusu vermiyor bana. Yabancıyız, uzağız birbirimize. Birbirimizi yalamaktan başka hiçbir işe yaramayan bir dille çatışıyoruz. Ben sokak dilini bilmiyorum, o da düşler dilini.
Benim dilimi bilmeyen sokak, aslında ne çok tanıklık etmiştir düşlere. Bir annenin ailesi için kurduğu düşleri, taş zeminde yürürken zihninden düşürmüştür kadın. Çocukların şen şakrak çığırışları, her sokak köşesinde büyüyen bir düşe dönüşmüştür. Tahta çıtalı penceresi önünde dışarıda yağan karı izleyen bir gencin, sevdiğiyle kurduğu hayaller nasıl da büyümüştür kartopu oynayan çocuklarla. Hepsi onun üstünde. Bu sokak hepsine tanık; fakat dilsiz bir tanık. Oysa dilsizlik anadan doğma eksikliktir.
Şimdi yağan kar hiçbir şeyliğimi dağıtıyor. Durduk yerde nerden çıktı diye düşünüyorum bu kar. Hiç de kar havası yoktu hani. Bu da benim düşüm mü acep? Olsun, ne olursa olsun, hiçbir şeyliğime ortak olup ıslattı beni. Yüzümü ezici bir hızla çarpıp sonra yüzümde eriyen damlalar, bir yerlerde var olmanın aidiyetlik duygusunu kazandırdı bana.
Çocukken karın Allah baba tarafından, eğlenelim diye atıldığını düşünürdüm. Şaşırır kalırdım bu işe: Allah’ın ne kadar çok kolu var, nasıl hepsini aynı anda atıyor, ya hiç yorulmuyor mu kolu? Oysa bir tarafa itilip kakılan bendim, asıl buna şaşırmalıydım; çünkü tanrı gücünden çok yoksulluğunu bağışlamıştı bana.
Her şeyimizle tüm çıplaklığımızla atılmıştık. Sonunda hiçbir şey olmak için.
Karaların, dağların oluşumunu anlatırdı hocamız. Ben hayretle dinlerdim. Senin bana anlatırken dinlediğim gibi. Karalar denizin içinden çıkmıştı. Her yer suydu öncesinde. Demek ki kadınlar, suyun içinde doğuruyordu bebeleri, diye düz bir mantık yürütmüştüm. Acaba boğulur muydu ki çocuklar? Sonra yeryüzünün insan tarihinden çok eski olduğunu öğrendim. Tüm hayretliğim suya düştü. Oysa okyanus çocukları olmalıydık biz. Fakat kara çocuklarıyız işte. O yüzden belimiz toprağa bu kadar bükük.
Hani anlatmıştın ya, oysa ben biliyordum; ama sen anlatınca ilk duymuş gibi hayretlerde kalıyordum, kara denizden çıkmadır. Onun çocuğudur bir nevi.
Peki soruyorum sana. Bir deniz bir kara daha doğurur mu? Yada bir kara daha çıkar mı bu denizden?
Ben cevaplayayım: çıkmaz. Çünkü yalnızlığından olsa gerek, çocuk anaya batış yolunda.
Duyuyorum sesini, sus, diyorsun. Az önceki rüzgarla karşılaşmışsın. Düşlerini bana getirdi diyorsun.
Susmak vazgeçmektir diyorum. Çığlık, bir geçmişin üzerinden yol alıp bir geleceğin üzerine kurulur. Oysa susmak geçmişte kitlenmektir;bir yıkıntının çöküş süresinin uzamasını ayakta tutar sadece.
Yaşayan her şey midir, her şey yaşanan mı? Peki ben neyim?
Her şeyin olmak istemiyorum. Uzunca hiçbir şey olup bir düş yorgunu kalmak istiyorum.
Duş kurmakta bir şeydir, diyorsun.
Bir şeyi sende kalsın, ben hiç olayım, diyorum.
Hiç,hiç, hiç
Hiçin toplama gücü, herin dağıtma gücünden fazladır.
Nisan-Mayıs-Haziran/ Aşkın E hali 2009
Canan Al(Nehir Amara)
O sırada kavramların, kelimelerin yoktu önemi.daha ne olsun her şeyindim senin.
Kışın aldatıcı güneşi altında griye aşınmaktan yorulmuş taş sokaklarda yürürken adımlarımın ufaldığını gördüm. Altımda kımıltısız bir zemin; tavanı delik bir gökyüzü… düşlerim, ikisi arasında seyreden bir hava akımına takılıp kaldı .İnsanlar rüzgar koymuştu bu hava akımının adını. Ellerimi uzattığım rüzgar kendisine teğet geçerek düşlerimi alıp uzaklaştı yanımdan. Ellerim öyle havada asılı, aklım düşlerimin peşinde kalakaldım. Kendimi çırılçıplak bırakılmış bir yunan tanrısının yarı insani gizeminde buldum. Düşsüz kalmanın çıplaklıktan farkı yoktu.
Düşündüm, acaba bu rüzgar, nereye bırakacaktı düşlerimi. Kulaklarına teğet geçip fısıldayacak mıydı adımı, düşleri olmayan bir şeylerini doldurmaya. Çünkü her şeyin olan ben, anlamında hiçbir şeyini de kapsıyordu. Her şey, hiçbir şeyi bünyesine alıp eritiyordu işte. Ve dahası ne fena şeydi her şeyimsin kelimesi. Senin hem sevgilin oluyordum hem kardeşin, hem arkadaşın oluyordum hem yoldaşın, hem ayrılığın hem yalnızlığın…
Neydim ben? Her şeyden bir parça mıydım? Bir arkadaş, bir eş, bir sevgili, bir dost, bir yanaşma,bir metres, bir anne, bir baba…
Hiçbir şeyim duygusu daha ağır basıyor nedense. Şu bulunduğum sokak hiçbir şeyiyle karşılıyor beni. Ne sokaklarda karşılıklı duran derme çatma, sıvası dökülmüş evler ilgilendiriyor beni, ne de sağ uzağımda yaprakları hayat yorgunu, yıllık geçmişi olan ağaç. Hiçbiri aidiyet duygusu vermiyor bana. Yabancıyız, uzağız birbirimize. Birbirimizi yalamaktan başka hiçbir işe yaramayan bir dille çatışıyoruz. Ben sokak dilini bilmiyorum, o da düşler dilini.
Benim dilimi bilmeyen sokak, aslında ne çok tanıklık etmiştir düşlere. Bir annenin ailesi için kurduğu düşleri, taş zeminde yürürken zihninden düşürmüştür kadın. Çocukların şen şakrak çığırışları, her sokak köşesinde büyüyen bir düşe dönüşmüştür. Tahta çıtalı penceresi önünde dışarıda yağan karı izleyen bir gencin, sevdiğiyle kurduğu hayaller nasıl da büyümüştür kartopu oynayan çocuklarla. Hepsi onun üstünde. Bu sokak hepsine tanık; fakat dilsiz bir tanık. Oysa dilsizlik anadan doğma eksikliktir.
Şimdi yağan kar hiçbir şeyliğimi dağıtıyor. Durduk yerde nerden çıktı diye düşünüyorum bu kar. Hiç de kar havası yoktu hani. Bu da benim düşüm mü acep? Olsun, ne olursa olsun, hiçbir şeyliğime ortak olup ıslattı beni. Yüzümü ezici bir hızla çarpıp sonra yüzümde eriyen damlalar, bir yerlerde var olmanın aidiyetlik duygusunu kazandırdı bana.
Çocukken karın Allah baba tarafından, eğlenelim diye atıldığını düşünürdüm. Şaşırır kalırdım bu işe: Allah’ın ne kadar çok kolu var, nasıl hepsini aynı anda atıyor, ya hiç yorulmuyor mu kolu? Oysa bir tarafa itilip kakılan bendim, asıl buna şaşırmalıydım; çünkü tanrı gücünden çok yoksulluğunu bağışlamıştı bana.
Her şeyimizle tüm çıplaklığımızla atılmıştık. Sonunda hiçbir şey olmak için.
Karaların, dağların oluşumunu anlatırdı hocamız. Ben hayretle dinlerdim. Senin bana anlatırken dinlediğim gibi. Karalar denizin içinden çıkmıştı. Her yer suydu öncesinde. Demek ki kadınlar, suyun içinde doğuruyordu bebeleri, diye düz bir mantık yürütmüştüm. Acaba boğulur muydu ki çocuklar? Sonra yeryüzünün insan tarihinden çok eski olduğunu öğrendim. Tüm hayretliğim suya düştü. Oysa okyanus çocukları olmalıydık biz. Fakat kara çocuklarıyız işte. O yüzden belimiz toprağa bu kadar bükük.
Hani anlatmıştın ya, oysa ben biliyordum; ama sen anlatınca ilk duymuş gibi hayretlerde kalıyordum, kara denizden çıkmadır. Onun çocuğudur bir nevi.
Peki soruyorum sana. Bir deniz bir kara daha doğurur mu? Yada bir kara daha çıkar mı bu denizden?
Ben cevaplayayım: çıkmaz. Çünkü yalnızlığından olsa gerek, çocuk anaya batış yolunda.
Duyuyorum sesini, sus, diyorsun. Az önceki rüzgarla karşılaşmışsın. Düşlerini bana getirdi diyorsun.
Susmak vazgeçmektir diyorum. Çığlık, bir geçmişin üzerinden yol alıp bir geleceğin üzerine kurulur. Oysa susmak geçmişte kitlenmektir;bir yıkıntının çöküş süresinin uzamasını ayakta tutar sadece.
Yaşayan her şey midir, her şey yaşanan mı? Peki ben neyim?
Her şeyin olmak istemiyorum. Uzunca hiçbir şey olup bir düş yorgunu kalmak istiyorum.
Duş kurmakta bir şeydir, diyorsun.
Bir şeyi sende kalsın, ben hiç olayım, diyorum.
Hiç,hiç, hiç
Hiçin toplama gücü, herin dağıtma gücünden fazladır.
Nisan-Mayıs-Haziran/ Aşkın E hali 2009
Canan Al(Nehir Amara)
26 Ocak 2009 Pazartesi
Amara II
Sıradan bir hayat dalgalarıma çarpıyor, Amara
Gün doğumunda külçe ağırlığında sarı
Renginde iyimser
Geniş zamanlarda vazgeçiyor yaşamaktan
Paydos ziline beş kala hayatı bir dişli makinesine takılıyor yaş(am)ın
Ölümcül olan o ses, karın doyurmaya buyururken işçileri
Amara, ünsüz insanlarız biz
Bu yüzden alfabede eksik yüzümüz
Midye kabuklarında seğirtir rakı bardakları
O kıyıda karşılıklı oturmalarda
Midyeci limon sıkar midyeye; biz hayatı sıkarız
Belimizdeki kemeri sıkmaktan beri, midemiz sırtımızla tanışık
Amara, güneşten mi aforoz edildin
Böyle yanık tenin; tenin böyle sarıesmer
İçimde kilometrelerce çöl uzanmış
Binlerce çocuk boğuşuyor çöplükte
İşp(ortacı) çocuklarım
Çoğu sokak kütüğüne kayıtlı; hayattan muaf
Bizim kaydımız Amara, iki defa tutulur
Biri düşünce ananın sancısından
Diğeri ölüme yolculukta
İki kütük arasında kaybolan renkleriz biz
Amara, hiçbir özrüm yok bu yaşama
Daha da çok alacaklısıyım
Korkma; rüzgarını yitiren kıyılarını yitirir;
Biz çok şükür ikisinden de muafız, Amara!
Canan Al( Nehir Amara)
Koridor dergisi 2008
Gün doğumunda külçe ağırlığında sarı
Renginde iyimser
Geniş zamanlarda vazgeçiyor yaşamaktan
Paydos ziline beş kala hayatı bir dişli makinesine takılıyor yaş(am)ın
Ölümcül olan o ses, karın doyurmaya buyururken işçileri
Amara, ünsüz insanlarız biz
Bu yüzden alfabede eksik yüzümüz
Midye kabuklarında seğirtir rakı bardakları
O kıyıda karşılıklı oturmalarda
Midyeci limon sıkar midyeye; biz hayatı sıkarız
Belimizdeki kemeri sıkmaktan beri, midemiz sırtımızla tanışık
Amara, güneşten mi aforoz edildin
Böyle yanık tenin; tenin böyle sarıesmer
İçimde kilometrelerce çöl uzanmış
Binlerce çocuk boğuşuyor çöplükte
İşp(ortacı) çocuklarım
Çoğu sokak kütüğüne kayıtlı; hayattan muaf
Bizim kaydımız Amara, iki defa tutulur
Biri düşünce ananın sancısından
Diğeri ölüme yolculukta
İki kütük arasında kaybolan renkleriz biz
Amara, hiçbir özrüm yok bu yaşama
Daha da çok alacaklısıyım
Korkma; rüzgarını yitiren kıyılarını yitirir;
Biz çok şükür ikisinden de muafız, Amara!
Canan Al( Nehir Amara)
Koridor dergisi 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
