21 Eylül 2008 Pazar

Yılmaz Güney’in Gözünden

Yılmaz Güney, arkadaşlarına seslendiği yazıda yazısını şu cümle ile bitiriyor:

“yaşasın devrim.”

Bu devrim sözcüğünü o kadar çok kirleten insanlar var ki, şuan onları anmak, bu satırlara yazmak bile devrimcilere ihanet gibi geliyor bana. onların sahte kokularını ta buradan hissedebiliyorum. Öyle ki kokusu burnumun dibinden gitmiyor bir türlü. İçimize sindirilmiş bu kokudan ne zaman kurtulacağız,bilmiyorum. İçine düştüğümüz çağ, çağ değil maalesef. Çünkü biliyorsun ki seninle omuz omuza yürüyecek insan ya yok, yada yok denecek kadar az.

Çok kere insanlar sorar bana: “ siz devrimci misiniz?” hemen “hayır” yanıtını veririm. Devrimci olmak o kadar kolay mı canım! Devrimcilik sadece alanlara çıkıp bas bas bağırmakla olsaydı!

Hemen çoğu insan devrimci olduğunu iddia eder. Hatta öyle ileri götürür ki iş, içki masalarına kadar gelir, meze olur. Ayık kafayla konuşmasını bilmeyen insanlar, sarhoşluğun verdiği cesaretle daha bir atılır yanındakinin yanına. Üç beş çalımlı laflardan sonra işte devrimci kesilir. Bu tür kişiler bilinçsizce hareket eder. Oysa Yılmaz Güney bu konuda o kadar iyi söylemiş ki bunu burada yazmadan geçemeyeceğim.

“Şerefli bir miras bırakmanın birinci koşulu, ezilenlerin yanında bilinçli bir biçimde saf tutmak ve kendimizi, ezen sınıfların gerici ideoloji ve kültürel etkilenmelerinden, düşünce biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtarmak için sabırlı çaba sarfetmektir.

Safımız, her türlü sahteliği, grupçuluğu aşarak, başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen, sömürülen bütün emekçi kitlelerin birliği doğrultusunda, devrimci proletaryanın mücadele safları olmalıdır.

Bu safı içtenlikle ve inanarak seçmişsek, bu saflara karşı olan bütün gerici güçlere ve bu güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin ilkeleri temelinde savaşmalıyız.

Bu görev, kendimizi ve çevremizi değiştirmeyi emreder.

Bu görev, devrimci fedakârlığı, bilgi edinmeyi, yiğitliği ve alçakgönüllü olmayı emreder.

Bu görev, devrim saflarını seçmiş insanların, eleştiri, özeleştiri temelinde birliğini emreder.

Bu görev, devrim yolunu seçmiş insanların kardeşliğini, kitlelerle birleşmesini emreder.”


İşte devrimci bilinci budur. Bütün gerici güçlere karşı durarak, seni sömüren grupların baskısından sıyrılarak, amacını aşmış partilerin yörüngesinden kendini kurtararak…. Buna daha birçok şey katılabilir.

Şimdi şöyle bir örnek verelim; biraz devrimcilikten uzaklaşarak. Ama göreceksiniz ki bana göre asıl devrimcilik budur.

Geçen zamanlarda medyamızda ‘alt kültür’ kelimesi patlak verdi. Popoliter bir hal aldı bu kelime. Bas bas gazetelerde basıldı bu isim. Bir çok ünlü örneğin sezen aksu, bu kültürlerin korunması gerektiğini vurgulayıp durdu. Buraya kadar olağandışılılık yok. Ama gel gör ki – kimse kusura bakmasın burada- o dediğimiz alt kültür, kültürlükten çıkmış, hala gerici görüşlerini devam ettiriyorsa bırakın ölsün efendim. Ya ölsün yada bunun düzeltilmesi için bir şeyler yapılsın. Öyle kurugürültü ile yaşasın alt kültür, demekle bitmiyor bu iş. Hala bu kültürler de kadına şiddet uygulanıyorsa, hala çocuklar bu kültürlerde sokaklara terk edilip dilendiriliyorsa bırakın efendim, kanseri atalım içimizden. Bunları yaşasın demekten çok, nasıl daha iyi yaşatabilirim diyebilme düzeyine getirtmeliyiz.

Yılmaz Güney’in dediği gibi çağdışı kalmış bütün gerici güçlere ve bu güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin ilkeleri temelinde savaşmalıyız.

Bu nedenle çeşitli düşünce sistemlerini eleştirmeli, onlara geniş açıdan bakmalı, kötü yanlarını kırpmalı ve gerekirse onları geliştirmeliyiz. İnsan nerede olursa olsun insandır. İnsanın ayırt edici özelliği profesyonel düşünebilme özelliğinin- profesyonel diyorum çünkü çoğu bilim adamı hayvanların düşünemediğine kanaat getirir. Ben düşünebilir denenlere kanaat getiriyorum- olmasıdır.

Bu nedenle öncelikli olarak düşünce yapımızı geliştirip kuşatmalıyız ki toplumda söz söyleme, hak alma hakkımız olsun. Devrimciliği bir yana bırakıyorum. İnsanlar önce içindeki cevheri keşfetsin sonrasında kendisine etiketler- olumlu anlamda söylüyorum bunu- taksın.

Sonrasında devrimci olmak istiyorsa, ne mutlu ona, derim o zaman.

Unutmayalım ki
Bir insan değişir, koca dünya değişir.

Canan Al ( Nehir Amara)

berfin bahar dergisi eylül ayı 2008

17 Eylül 2008 Çarşamba

Küçük Adamlar

Adı sanı belirsiz bir rüzgar, ant içmiş gibi yerle bir etmek istiyordu her yanı. Sonbaharın döktüklerini alıp götürüyordu destursuzca. Şimdi nereden çıkmıştı bu kıyametin bütün alametlerini doğanın üzerine bırakan rüzgar. Altın rengine bürünmüş, ağacın çevresini hazinelere boğan , bu çil çil sarı yapraklar, içlerindeki rengi kaybetmiş, oradan oraya uçuyor; taşların suratına çarpıyor; oradan göç edip kimisi yere kimisi de henüz yere düşmeden dağılıp yok oluyordu rüzgarın kollarında. Uzaktan bakan bu yaldızlı yaprakların çil çil altın olduğunu zanneder ve rüzgarın zulmüne aldırmadan ona doğru koşmaya başlar, kendini o kuru yaldızlı yaprakların üzerine atardı.



Ama ortalıkta kimse yoktu; mızıka çalan, yoksulluğun abidesi gibi dolaşan bir çocuk ile şarkı söyleyen bir kızdan başka. Suratlarında patlayan rüzgar, kıpkırmızı kesmişti bedenlerini. Güne doğru açılan bir çiçek gibi yüzlerinde hüzün açıyordu. Rüzgar, kızın ağzından dökülen kelimeleri sayıklar gibi vuruyordu suratlarına. Ne dediği anlaşılmayan rüzgarın uğultusuna yenik düşüyordu; kızın sesi ve küçük çocuğun mızıkasından çıkan hüzünlü ritim. Canlarını acıtan ne varsa namelere döküyorlar ve içlerinde devinip gezen, kıyamet gibi yaşantılarını bu namelere sığdırıp sese, ete kemiğe büründürüyorlardı. Kızın sesi, oğlanın mızıkası talip olmak istemedikleri yaşantının yankısıydı, direnişiydi. Şangır şungur birden bire önlerinde patlayıveren bu rüzgara ikisi de çok kızıyordu şimdi. Belliydi kışın erken geldiği ve yine belliydi bu sene de kışın çok sert geçeceği.

Artık tek tük kelimeler dökülüyordu kızın dudaklarından:

"Tanrım…şimdi olmaz. Geç kaldık. Bir evcilik oyununa.”

Üşüyen parmaklarını, yumrukları arasında sıkıştıran, yaşından biraz daha büyük gösteren kız, ön üç ön dört yaşlarında, artık sesini rüzgarın içine bırakmaktan vazgeçti. Rüzgarda yitip giden sesini, artık kendisi de duymaz olmuştu. Bilincinde ve yüreğinde devinen ne varsa hepsini kendisine saklamaya karar verdi. Nasıl olsa gün gelecek, dışa vurulacaktı bunlar.
Ortalıkta kalmış bir hüznün tanısıyla yanında hala mızıka çalmağa devam eden küçük serseriye baktı. Hüznün suskunluğunu bozmak istemedi bir süre. Yüreğini acıtan bu hüzne biraz daha seyirci kalmak gibi bir dürtüyle hiç bir şey demeden serserinin yanında yürüyordu. Serseri, gözleri kapalı, acısıyla olağanca içselleşmiş bir atmosferde sesin kesildiğinden habersiz mızıkasını çalıyordu. Yorgun küçük bir savaşçının, talan edilmiş köyünün tanıklığında büzülmüş bir askerin şaşkınlığını, çaresizliğini anlatıyordu müzik. Yada kıza öyle geldi. Nedense bu müzik, ta köylerine olan baskını hatırlatıyordu ona. Bu ani baskın karşısında erkeklerin, kadınların, çocukların şaşkınlığı bağrışmaları gitmiyordu gözünün önünden. Yüreği daraldı kızın. Yanındaki küçüğe dönüp:

":Kes artık serseri” dedi. Tanrı bugün bizden yana değil. Sustur şu zımbırtıyı da eve yollanalım. Karnımızı şöyle güzelce bir doyurduktan sonra yarın meydanda yapacağımız tiyatro için hazırlanalım. Tanrı biliyor ya çok da açıktım. Umarım yarın karlı bir iş çıkarırız. Tabi engel çıkmazsa.”

Küçük çocuk bir şeyler söyleyecek oldu; sonra vazgeçti. Ama bir şeyler söyleme arzusu yeniden gelip oturdu yüreğine:
"Ama Sarmaşık, zaten bir aydan beri hazırlanıyoruz bu gösteriye. Yetmez mi? Hem kim izleyecek bizi. Bu sokak çocuklarını kimse dikkate almayacak. Bence eve gidince, bir güzel doyuralım karnımızı. Sonra da uyuyalım.”

Hiçbir karşılık vermedi Sarmaşık. Kim izleyecekti ki onları. Hem bu millet doğru düzgün okumuyordu. Nerden bilecekler tiyatronun ne demek olduğunu. Kendi kendine düşündü bir süre. Ama Salahaddin’in varlığı, onu biraz rahatlattı. Ne de olsa Salahaddin, çok gezmiş görmüş bir adamdı. Otuzlarına merdiven dayamıştı. Oradan oraya göçebe bir hayat yaşıyordu. Altı aydan fazla da kendileriyle birlikte kalıyordu. Bir aydır da çocukları tiyatroya çalıştırıyor. Söyleyecekleri şeyleri bir güzel ezberletiyordu.

Arka sokakların çıkmazlarında bir yerlerde, yokuş üstü bir mahalledeki bir duvarı eksik evlerine geldiler. Naylon örtünün altından içeri sızan rüzgar, çok fazla üşütüyordu bedenlerini. Ama hiç birisi umurlarında değildi. Altı beden, yarın yapacakları tiyatroyu düşünüyordu. Acaba başarabilecekler miydi? Şuan karınlarını doyurmuş olmanın mutluluğuyla altı soluğun, birbirine karışmasıyla uykuya daldılar.

Meydandan gelip geçenler mızıkanın sesine durup bu altı kişiyi seyrediyorlardı. Hava da düne göre kırılmıştı biraz. Bugün Tanrı onlardan yanaydı. Mızıkayla insanların dikkatini çekmeyi başarmışlardı. Müziğin tam ortasında birden gür bıyıklı, yakışıklı cinsten biri atıldı ortaya. Salahaddin’di bu. Derin bakan gözleri kararlı bir bakış fırlattıktan sonra iki elini, çevrelerinde toplanmış halka doğru açıp konuşmaya başladı:

"Şimdi burada bir tiyatromuz vardır ki. Evlerde kurulan sohbetlerden, Sazlı sözlü toplantılardan daha vahimdir. Ve de önemlidir. İşte şimdi gördüğünüz şu küçük adamlar, izin verirseniz size bir temaşa gösterecekler ki küçük dillerinizi yutacaksınız.”

Salahaddin, daha önceden tecrübeli olduğu için paraları peşin toplamaya başladı. Başındaki başlığı çıkarıp:

"Evet efendiler! Şimdi ellerinizi sıcak ceplerinize sokun ki az sonra bizim de ellerimiz ısınsın. Haydin az sonra temaşa başlayacak, bu küçük adamların ne büyük adamlar olduğunu göreceksiniz.”

Paraların elindeki küllaha birer bire dökülmesi çocukları daha bir heyecanlandırdı. Ya başaramazsak diye bir korku saplantı yüreklerine.

Temaşa başladı.

Bu arada halk arasında merak içindeki tartışmalar da son buldu.

Sarmaşık diz çöküp ağlar bir vaziyet aldı. Önüne düşen saçlarından görülmeyen yüzünden kendinden hiç te beklemediği bir konuşma yaptı.

"Tanrım! Bu zulmünü kaldır üzerimizden. Açlık, sefalet kaderimiz olmamalı.
Şimdi adaletini göster. Yanındaki Tanrılara sesimizi duyur.”

Bu sıra da küçük serseri, annesi rolündeki Sarmaşığın yanına gitti ve diz çöktü. Ellerini saçlarında gezdirerek ağlar bir sesle konuştu.

"Tanrılar bizi unuttu. Bin yıldır bu böyle anne!” Ne diye sızlanıp duruyorsun!”

Birden baba rolündeki Selahaddin girdi sahneye ve oda tok bir sesle konuştu.

"Çocuk doğru söylüyor ne sızlanıyorsun öyle! Tanrı, bizi duymuyor. Korkarım yaşlılıktan kulakları ağırlaştı.”

Bu sırada halk arasında kımıldanmalar, sesler yükselmeye başladı.
Kimisi:
“Haşa, haşa” diyor. Ve küçük adamları, zındıklıkla suçluyordu. İşte halk şimdiden birbirine girmeye başlamıştı.

"Bunlar, Allah’a küfür ediyor.”

"Haşa, haşa.”

“Toplumun ahlakını bozar bunlar. Konuşturmayalım.”

"Yok canım, doğru söylüyorlar. Sefalet içindeyiz. Tanrı duymuyor bizi.”

“Ne diyorsun sen, Be adam! Kendinde misin? Dinimize küfrediyorsun.”

“O kadar yağmur duasına çıkıyoruz bir damla yağmıyor işte. Tanrı bizi duymuyor. Duysaydı, kuraklıktan topraklarımız çatlamazdı. Koyunlarımıza kıran girmezdi.”

Halk kendi arasında tartışmaya devam ederken küçük adamlar gösterilerini de devam etmeye çalışıyorlardı. Fakat biraz korkmuşlardı. Bu korku içersinde yine de oyuna devam ettiler. Diğer çocuklar gelip ailenin etrafında halka oluşturdular. Bu halka tutsaklığı temsil ediyordu. çaresizliği, kendi çizgisinden dışarıya çıkamayan insanları….”

Halkanın içinde kalan ailenin zincirini Sarmaşık, kırdı. Ayağa kalktı oturduğu yerden. Ayağa kalkar kalkmaz halkanın dışına taştı; kenetlenmiş elleri birbirinden ayırıp şöyle bağırdı:

"Kırın zincirinizi. Kaderinizi bağlamayın. Şimdi Tanrıyı adaletli olmaya davet ediyorum.”

İşte bu sırada kıyamet koptu. Halktan biri telaşla bağırdı:

"Tutun şu kafirleri de onlara hak ettikleri cezayı verelim. Allah’ a küfür nasılmış tatsınlar. Bakalım o zaman böyle konuşacaklar mı?”

Halk yine birbirine girdi. Bir curcuna başladı. Birkaç kişi küçük adamlara saldırdı. Birkaç kişi de korumaya çalıştı. Diğerleri de birbirine düşmüştü. Sonunda kendilerini kadının önünde buldular.

Herkes tek tek konuştu. Sıra Sarmaşık'a geldiğinde kadı, halkın bir çoğunu evine göndermişti bile. Sarmaşık:

"Biz” dedi. “kötü bir şey yapmadık. Biz sadece bir oyun sergiledik. İstedik ki insanlarımız, kadere boyun eğip kalmasın. Bu kaderi değiştirsin.”
Kadı aldı burada sözü.

"Ama siz Allah’a küfretmişsiniz. Allah’a küfür devlete küfürdür. Bilmez misiniz?” Selahaddin’e döndü. Sen, ne doymaz adamsın! ki kaç kere sürgün yedin de yine de rahat durmadın.”

“Kadı hazretleri, bizim görevimiz sadece halkımızı aydınlatmaktır. Doğru yola getirmektir. Haksızlığı...”

Bunun gibi bir çok şey saydı. Ama kadı sözünü kesti. Onlara güzel bir nutuk çektikten sonra salıverdi; bir daha böyle şeyler yapmamak koşuluyla. Ama onlar uslanmadı. Bu sefer gizli yerlerde, onları kabul eden,destekleyen evlerde oyunlar sergilemeye başladılar. Hatta kendilerinden sonraki nesillerin bunu meslek edinmesini sağladılar. Onlar yine karınları aç bi aç dolaştılar ama çağlarında kendi topraklarında yeni bir yaşamın öncüsü oldular.

(Şirince`den. sirince-damar dergisi

Canan Al( Nehir Amara)

12 Eylül 2008 Cuma

Yasak Meyvam

a.
adın dirliğim olsun
dünya kurmuşum
dokunduğumda seni bulduğum

b.
biri aksak ayağımı
kartonla kapladım
bana aittiler
biri sana koşuyordu
aksak olanı
içimi tekmeleyen endişemdi

solumdan yağmur yiyorum
karton ayağım rutubet kokuyor

c.
cahildim…
kayıp bir korkak…
özgürdüm…
kadın yanımı bilmeden
dört bacağımın
arka ikisi üzerine düştüm

ç.
çok çalıp çırptım
haydan gelen huya gitti

d.
derdine ne kadar da bağlıyım
böyle sevdiğin için beni
senelerce biriktirsem
bana yüklediğin hamallığı
seveceğim, seveceğim, hep seveceğim

e.
erinlik çağına
yeni girdim ben
acın daha bir sancılı
bırak
kırık bir oyuncak kalayım
elleri kir dolu çocukluğumdan

f.
faytoncu bulmaya gitti beni
tarihin yalan gerçeğinden
oysa ellerimle koşuyorum
uzun bir yol
en gerçeğime çarpıyor

toprağa eşkalin karışmış
öpüyorum toprağı
bir anda aklını oynatıyor
dağ, taş, çakıl…
benzer deliliklerimle

g.
geliyorum boynumu kırdırıp
kırışıklığımdan kurtulup yüzümün

akla karasını sevdiğim
yüz yüze
koyun koyuna girdiğim
geliyorum
ısırılmayı bekleyen yasak meyvam

ğ.
yumuşakğillerden ahtapotum
anlamı gibi
‘kayıp giden hayalet’

az ömrüme
yaşayabilme ihtimali katıyor
kollarım gövdeni keşfe çıktığında

h.
haritamın soyulmuş bir kentinde
kentimin yıkılmış bir köyünde
gürültülü kıyımlarında kopan
sessiz çığlığımsın sen

süpür bana ait sesimi
içinde harita olmayan evimi
kopar ateş küresinden

ı.
ısırgan
ıslak bir rüya
düşmek üzereydi uykumdan
o güzel ellerin kavuşmasaydı tenime

i.
iğde ağacından düşmeyecek kokumuz
tadımız tuzumuz bir başka çeşit kalacak
bir başka çeşit tadımız tuzumuz

j.
Jansenius’un öğretisi kalalım
sırf onlar da uzlaşmak istedikleri için

k.
kal bu gecenin dört saati için
ilk saati: eksikliğimi doldurup omuzlarına alman için başımı
ikinci saati: ateşin kızını onurlandırman için
üçüncü saati: yurtsuz kalbime şehrini bırakman için
lacivert nehirlere boşanalım dördüncü saatte; uzatmalara kalmak için

l.
lal itiraflarım var
seni seviyorum seni seviyorum…

m.
melaikem
alev nasıl yangına dönüşürse
ben sana öyle dönüşüyorum
ondan vücudum cehennemden bir çığlık

biraz daha rüzgara ihtiyacım var
lodos benimle olsun
amin

n.
nar ağacından renklerimi yarat
biri renk kavgasına tutuşanlara
biri rengini unutulanlara
diğeri hal hatır soranlara

bolca esmer çal içine
bütün teni karaların yazgısı gibi

o.
odunları yanadursun meydanların
tüm oruspuları atsınlar içine
tüm pezevenkler açıkta kalsın

nasılsa kaynıyor kazanları ortaçağın

ö.
ömür, özledim diyor
sevdim diyor
gelsin diyor da başka bir şey istemiyor

p.
pak bir deniz isterler
keşfedilmemiş bir yer
daha neler neler

oysa yeryüzü keşfedildi
yıldızlar keşfedildi
dağ, taş, toprak,kıta
her yer keşfedildi
hatta tanrı bile

ne denizi pak bir liman istiyorum
ne keşfedilmeyi bekliyorum

ol(acak)sa illa ki sen
sen ki illa ol(acak)san

r.
rüzgarın kızıyım, evet
bekliyorum
nehrin döküldüğü okyanus ağzında

s.
sana sesleniyorum yurtsuz şair
koca bir kent duruyor gerinde
dönüp bakman yeterli

sana sesleniyorum yurtsuz şairin şiiri
kalaşnikoflar nasıl patlar
gelmeyince bana
gelmeyince bana

ş.
şarabı beyazından aldım
ateşin yalımlarında
beyaz bir kadın(ım)
şairsiz bir şiirle
kır(ı)k kadehte şarap ıslatıyor(um)

bilir(im); kırık kadehte şarap ıslanmaz, durmaz

t.
topladım bütün harfleri
cümleler iyi biliyor memleketini

sınır kapılarına çarpar sesler(im)
mayınlara kendimi bırakırım
kendimi bırakırım mayınlara

yurtsuz bir şiirde adım geçer sadece
bilenler söyler
söyleyenler bilir öykümü

ucu ucuna iliştirilmiş ismim
bir tuvalin altında kalır, öyle öksüz
bilsem ki beni hiç sevmeyeceksin, sen

u.
uzun, yorucu bir yolculuk bizimkisi
yolu olsun da
yolcusu olmaya razıyız
razıyız dünden

umut, bugünü yarınla bölüşmektir, nazarımda
nazarımda dil, umudun türküsünü söyler
türkü sen olursun

ü.
ülkemin şairi
anlaşılmayan beyni

ülser hastası yapar bu millet, adamı

v.
vahamdaki sulak arazi
ismi bilinmeyen bir melekten indim
iç içebildiğin kadar beni

ölü aldı bu topraklar
ölümü gömmeyle ölümsüzlüğe aldandılar
töbe vahiy gelmedi bana
şairim ve de şiir
oku okuyabildiğin kadar beni

y.
yüz yüze
koyun koyuna girdiğim
geliyorum
ısırılmayı bekleyen yasak meyvam

z.
zorlu sevdamın umudu

adın dirliğim olsun
dünya kurmuşum
dokunduğumda seni bulduğum


Canan Al ( Nehir Amara )

(Şirince`den Not: sirince- damar dergisi

5 Eylül 2008 Cuma

Paydos Zili

“ Bu gece kime içmeli dersin heyhat
geceyi bırakalım, kendimize içelim, kendimizi yok edişimize”


Zamanların dar gölgesine takılmışız
Akşam nasılsa gelecek günün ardından
İşlerimizden dönüp, kirli kanepemizde uzanıp
Beyaz şarabımızdan yudumlayacağız
İçimiz paklanacak

“Sahi akşam dönünce, kendimize içelim
Kendimize bir çalımımız olsun”

Nasılsa her gün aynı hikaye
Aynı tıngır mıngır da kulaklarımız paslanacak
Aynı paydos zilinde
Aynı yemeğin tadına varacağız
Aynı iğrençlik bulaşacak suratlarımıza
Kendi iğrençliğimiz değil ha
Belki yemeğin kötü tadından
Belki yemeğe karışan bir sinekten

Bari bugünü kurtaralım fiyaskodan

Sahi adresimi özledim, karlı ovalarımı
Ciğerimi ikiye bölen havasını
Kaçalım mı seninle oraya

Kayaktan güzel kızaklara bindiririm seni
Şu elimdeki şarap gibi beyaz suyu
Çok sesimiz olur ne dersin
Yoksa burada kendi sessizliğimizde gebereceğiz
Tenimizin suskun derisini diriltiriz belki

Bırak bu kes bizim sesimiz taşsın
Hep paydos zili olmayacak ya hayatımızda
Vakitlerde ikimizin canları gelsin uç uca
Kirli kalabalık etler girmesin paydamıza

Sahi gelir misin benimle oralara
Numaradan aşklar bilmez bizimkiler
Kapıya tipi bozuk bir yabancı da dikilmez
Bu gece içelim ve gidelim
Yarına paydos zili uzun çalacak

(Nehir Amara)

İzdiham Sanat dergisi 2008